| |
Birleşik Devletler Hükümetince kullanılmaya devam olunacaktır”
hükmü ile 3. Maddenin 4. Paragrafındaki “Birleşik Devletler
Kuvvetleri ve sivil unsurunun ve bunun yanı sıra Birleşik Devletler
Kuvvetleri müteahhitleri” bütün tesislere “Birleşik Devletler
tanıtma kartları ile girebileceklerdir” hükmü Büyük
Atatürk’ün bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tam
bağımsız varlığına mı hizmet ediyordu?
ODTÜ'de Bent adında bir Amerikalı öğretim üyesi AID'nin parasal
desteği ile memurlar arasında anketler yaptırırken, ABD
Büyükelçiliği Siyasi İşler görevlisi ikinci katip Donald Robert,
Siirt ve Mardin bağımsız milletvekilleriyle toplantılar düzenlerken,
CIA'de çalıştığı kanıtlanan Amerikalı gazeteci Shulzberg'in Doğu ve
Güneydoğudaki inceleme gezileri sırasında bölücülük propagandası
yaptığı iddiaları Cumhuriyet Senatosu'na bile aksederken, Amasya
Belediye Başkanı Gündüz Türen İçişleri Bakanlığı'nı arayarak ABD
Büyükelçiliği'nde görevli ve akreditesi Kıbrıs'ta olan Robert
Alexander Peck'in Karadeniz bölgesinde diplomatlıkla bağdaşmayan
kışkırtıcı ve karıştırıcı davranışlarda bulunduğunu bildirirken
neden bu olaylara izleyici kalınmıştı? Neden Amerikalı görevlilerin
bu eylemleri “Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve
milletiyle bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin son
yıllarda, izlediğimiz dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına,
rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince
saldırılar”dan sayılmamıştı?
ABD ile simgeleşen kapitalizme ve onun üst aşaması olan emperyalizme
karşı olmak, “Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve
milletiyle bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin"
kuruluş ilkelerinden iken, niçin bu ilke önemsenmemişti? Niçin
anti-emperyalist tutum takınmamıştı Komutanlar? Anti-emperyalist
tutum takınmadan "dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına,
rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar”
nasıl durdurulabilirdi?
"Konsantrik Dış Çizgiler İlkesine göre Ortadoğu Anlaşmazlıklarını
Çözme Planı" mimarlarından Prof.Rostow’un Türkiye'ye gelip
İktisat Mezunları Cemiyeti'nde "Gelişmekte olan ülkelerde
demokrasi sorunları" konulu bir panele katılması ve bu panelde
çok iyi bir Türkçe ile uzun bir konuşma yaparak "Türk demokrasisi
ileride çok olağanüstü durumlarla, hatta ciddi tehlikelerle karşı
karşıya gelecektir. Fakat Türk demokrasisini güçlendirecek ve
sağlayacak kuvvetler durdurulamaz gibi görünüyor" demesi ne
anlama geliyordu?
Rostow'un sözlerini birbiriyle bağlantılayanların, "Türk
demokrasisini güçlendirecek ve sağlayacak durdurulamaz kuvvetler"
deyişiyle Silahlı Kuvvetleri öne çıkardığını ve bir müdahale
çağrısında bulunduğunu anlamaları zor olmamıştı. Onun Carter'ın
danışmanı olması ve Washington yönetimindeki etkinliği nedeniyle, bu
sözlerin Amerika'nın resmi isteği anlamına gelip gelmediğini
saptamak kalıyordu geriye. Eğer doğruysa, ABD’nin Türkiye’nin ne
iktidarı ne de muhalefetiyle bir “anlaşma”sı söz konusu olamazdı. O
zaman, “Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle
bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç düşmanların
tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve
fiziki haince saldırılar içinde” oluşu yargısından Amerika'nın
muaf tutulmasının, müdahale için Washington ile anlaşma yapıldığı
biçiminde mi yorumlanmalıydı?
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu kabullenmeyen ve onun "tam
bağımsızlık" ilkesini hep yadsıyan, Mustafa Kemal'i "Timurlenk
kadar hunhar, müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üstüne
oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör" olarak
nitelemiş, "Türkler cahil, fanatik ve nefret dolu insanlardır"
diyerek "Türklerin Avrupa'da ve uygar uluslar çevresinde yeri yoktur"
kanısını öne çıkarmış Amerika'yı, “Büyük Atatürk’ün bize
emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bir bütün olan, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti"nin dostu mu sayıyorduk?
75-80 sayılı "Türkiye ve Yunanistan'a Yardım Yasası"nın
girişine "özgürlük ve bağımsız varlığımızın sürdürülmesine yardım
edilmesi için" ABD'ye başvurduğumuz tümcesinin yerleştirilmesini
hâlâ hazmederek mi “Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve
milletiyle bir bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığına
ve bağımsızlığına" sahip çıkacaktık? Bunları olduğu gibi
kabullenmek miydi "Cumhuriyeti koruma ve kollama harekatı"?
Yoksa bu aşağılanmayı kabul etmeyenlerden Amerika’yı “koruma ve
kollama harekâtı” mıydı bu?
Amerika'ya bunca teslim olmak, Atatürk'ün tam bağımsızlık ilkesine
sırt çevirmek değil miydi? Bu duruma izleyici kalan Komutanların
"Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler
üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan
üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı
organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler
ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımızın dahi
saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine
getirilmiş" olmasını söylemeleri gülünç değil miydi? Bizi ahmak
yerine mi koyuyorlardı?
Atatürk'ün devletçilik ilkesine tamamen karşıt Turgut Özal'ın
brifinglerini zevkten dört köşe olarak dinleyen Komutanların, "devlet
güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür" saptamaları tamamen
içtenliksiz bir ifade değil miydi?
O zaman bu müdahale neden yapılmıştı?
Daha yıllarca öncesinden, CHP ağırlıklı Ecevit hükümetinin görevde
olduğu günlerden başlayarak ısrarla yazıp uyarmıştık ki, ABD «Konsantrik
Dış Çizgiler İlkesine Göre Ortadoğu Anlaşmazlıklarını Giderme
Tasarısı» uyarınca Türkiye'yi karıştırıyor, ekonomik ve siyasal
ablukaya alıyor, kendi sistemini tüm kurum ve koşullarıyla
dayatacağı bir demokrasi dışı ortam yaratmak için anarşiyi, terörü,
ayrılıkçı çatışmaları körüklüyor diye. İşte tüm neden buydu. Bir de
geçmiş dönemde darbecilik keyfine varamayanların esip üfürmeleri
için.
Evet, asıl şimdi "Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma
getirilmiş, anayasal kuruluşlar suskunluğa bürünmüş" durumdaydı.
Dün Şili'nin 11 Eylül'üydü, bugün Türkiye'nin 12 Eylül'ü!
Ankara Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep Ergun taratından
yayınlanan bildiride, CHP, AP ve MSP Genel Başkanlarının bir süre
için Silahlı Kuvvetlerin güvencesi altına alındıkları
bildirilerek,evinde bulunmayan MHP Genel Başkanı'nın güvenlik
amacıyla bulunduğu bölgedeki askeri birliğe başvurması istendi.
Ve ardından saat 13.00 oluyor, Evren radyo ve televizyonlarda
önceden duyurulan konuşmasını yapıyordu.
Yüce Türk Milleti,
30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla sizlere radyo ve televizyondan
hitap etmek imkanını bulmuş ve ayrılan kısıtlı süre içerisinde
mümkün olduğu kadar, yurdumuzun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik
durumu ile anarşik ve bölücü eylemleri; alınması gereken tedbirleri
çok kısa olarak izah etmeye çalışmıştım. Yine çok iyi
hatırlayacaksınız ki, iki yıldır her fırsattan istifade ile muhtelif
defalar verdiğim beyanat ve radyo-televizyon konuşmalarımda da bu
hayati önemi olan konuları dile getirmiştim.
Kalbi bu vatan ve millet için atan sağduyu sahibi vatandaşlarım
kabul edeceklerdir ki; ülkemizin halen içinde bulunduğu hayati önemi
haiz siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar, devlet ve milletimizin
bekasını tehdit eder boyutlara ulaşmış ve bu hal devletimizi,
Cumhuriyet tarihinin en ağır buhranına sürüklemiştir.
Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20
civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli
değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli
suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve
birbirlerinin kanlarını
Devami
|
|