Emeginsesi Internet Radio

Counter

 

Anasayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     
 

YABANCI BASIN MENSUPLARININ SORULARI VE YANITLAR

Soru : Türk-Yunan ilişkilerinin şimdiki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yanıt : Çok yakın komşumuz ve dostumuz, aynı ittifak içinde bulunduğumuz Yunanistan’la ilişkilerimizde bazı kopukluklar olmuştur. Bundan evvelki hükümetler döneminde de bu kopuklukların giderilmesi için Türkiye iyi niyetle daima yaklaşımda bulunmuştur.

Bizim dönemimizde de Türk-Yunan ilişkilerinin daha iyiye gitmesi ve Yunanistan’ın NATO ittifakına dönmesi için her türlü gayret gösterilecek, ama bu gayretin dostumuz, komşumuz Yunanistan tarafından da aynı şekilde gösterilmesini ümit etmek istiyoruz.

Soru : Sayın General, Milli Güvenlik Konseyi’nin herhangi bir üyesi ya da Genelkurmay’dan herhangi bir kişi bu hareketi yapmadan önce Birleşik Amerika ile istişarede bulundu mu?

Yanıt : Sureti katiyede hayır. Ancak, bu soruyu niçin sorduğunuzu biliyorum. ABD’nin buradaki Yardım Kurulu Temsilcilerinden aldığı bir haber üzerine, ABD’deki bazı ajanslarda, Türkiye’deki bu harekatın başladığı, erken saatlerde verildi. Buna istinaden bizde, böyle bir haberin onlara aktarıldığı izlenimi doğdu, daima bunlar soruldu.

Bu hareketi ilgililerden başka kimse bilmiyordu Hatta şunu söyleyebilirim, eşlerimiz ve çocuklarımız dahi bundan habersizdi. Diyecekler ki, "Pekala nasıl haber aldılar?" Amerikan Yardım Kurulu Başkanlığı’nın bulunduğu binanın yakınına 11 Eylül akşamı tank birlikleri gelince, bundan şüphelenmiş olabilirler. Nitekim, bu şüphelenmeden mütevellit "Bu tanklar buraya niye geldi" diye de sordular. Biz de "Bir tatbikatımız var, NATO tatbikatı başladı, bugün 11’inde başladı, onun için geldi." diye kendilerine bilgi verdik. "Merak etmeyin, bu bir tatbikattır, tatbikat dolayısıyla geldi." dedik. Verilen haber budur. Yoksa böyle bir harekatın yapılacağı hiçbir zaman kendilerine duyurulmamıştır, harekat başlamadan evvel.

Soru : Sayın General, demokrasiye ne zaman döneceksiniz?

Yanıt : Demokrasiye dönüş için demin arkadaşlarım da sordular "Bir tarih verebilir misiniz?" diye. Zaten biz demokrasiyi ortadan kaldırmış değiliz. Bunu burada bilhassa belirtmek isterim. İşlemeyen demokrasiyi, bozulmuş demokrasiyi tekrar demokrasinin diğer kaideleriyle birlikte getirmek için bu harekatı yapmak zorunda kaldık. Eğer tarihimizi tetkik ederlerse, görürler ki, Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’de daima demokrasinin kuvvetlenmesi için girişimlerde bulunmuştur. Aksi hareketi yoktur.

Demokrasi demek, her isteyenin her istediğini yapabilmesi demek değildir. Bunu herhalde kabul ederler. Biz o hale dönmüştük.

Soru : Özetlemeniz mümkün mü? Yönetiminiz terör ve şiddet konusunda ne gibi önlemler almayı düşünüyor? İktisadi konularda ne gibi önlemler almayı düşünüyor? Ve ayrıca sivil bir hükümet kurmayı düşünüyor musunuz?

Yanıt : Türkiye’de bulunan vatandaşların en çok mutazarrır oldukları, en çok şikayet ettikleri husus anarşi ve terör olaylarıdır. Bu terör ile mücadelede normal ve sulh zamanına göre hazırlanmış kanunlar ile mücadele etmenin güçlüğü ortaya çıktı. Bunlarla mücadele için yapılması lazım gelen, kanunlarda yapılması lazım gelen değişiklikleri biz defalarca hükümete, parlamentoya ve Cumhurbaşkanı’na ilettik. Bunlarla mücadele için kanunlarda çeşitli düzenlemeleri yapacağız ve aynı zamanda mahkemelerin işleyişine hız getirecek tedbirleri alacağız.

İzleyeceğimiz ekonomik politika için bir soru sordular. Zannediyorum, şimdi okuduğum metinde de ve biraz evvelki arkadaşımın sorduğu soruda da bu vardı. Şimdi izlenmekte olan ekonomik politika aynen yürütülecektir.

Sivil idareye geçişe gelince; bunu da yine bir arkadaşım sormuştu. Sivil idareye geçiş için şimdi bir zaman vermem mümkün değil. En kısa zamanda yapılması ve Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevine tekrar dönmesi için her türlü gayret sarfedilecektir. Bu hafta içerisinde hükümeti teşkil ederek yürütme görevini ona devredeceğiz.

Soru : Türk ekonomisinin büyük güçlükler içinde bulunduğunu belirttiniz. Bilinmektedir ki, ulusal bütçenin üçte biri Silahlı Kuvvetlere harcanmaktadır, bu yönde bir kısıntı yapmayı düşünüyor musunuz?

Yanıt : Doğrudur, üçte biri değil ama ona yakındır. Bütçenin büyük bir kısmının Silahlı Kuvvetlere gittiği doğrudur. Ama bizim stratejik konumumuzu gözönüne getirirseniz, bu kadar büyük ordu bulundurmamızın zaruretine herhalde siz de inanırsınız. Eğer Silahlı Kuvvetler modernize edilir, modern silah ve malzeme ile teçhiz edilirse, elbette daha kudretli ve kuvvetli bir ordu çok daha küçük bırakılmak suretiyle görevini yapabilir.

Silahlı Kuvvetleri azaltmadan, her sahada olduğu gibi diğer bütün sahalarda olduğu gibi Silahlı Kuvvetlerin diğer bölümlerinde de tasarrufa azami riayet edilecek. Binaenaleyh bu sıkıntıdan çıkmamız için elden gelen bütün gayret sarfedilecektir. Nerelerden bu tasarrufun yapılabileceğini, bütün sektörleri taramak suretiyle çıkaracağız ve her sahada tek vatandaştan en büyük kuruluşa kadar her türlü tasarrufa riayet edilmesini sağlayacağız.

 

12 EYLÜL'ÜN KIYIM BİLANÇOSU


12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen kanlı askeri darbenin üzerinden tam 24 yıl geçti. Türkiye tarihinin en büyük insan hakları ihlallerine imzasını atan faşist cunta, hem toplumsal muhalefeti susturdu hem de gericiliğin önünü açtı. Kendilerini geçici bir anayasa maddesiyle koruma altına alan darbeciler, yurttaşlar üzerinde terör estirdiler. Türkiye hâlâ binlerce aileyi acıya boğan, her türlü baskıcı ve yıkıcı uygulamayı hayata sokan faşist cuntanın getirdiği ruh halinden kurtulma mücadelesi veriyor. 12 Eylül 1980 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren 'in başkanlığında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin , Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer , Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya , Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun 'dan oluşan ''Milli Güvenlik Konseyi'' yönetime el koydu!.. ''Rayından çıkan demokrasiyi rayına oturtmak, kardeş katline son vermek, ülkeyi bölücü ve yıkıcı tehlikeden korumak amacıyla'' darbe yapıldığını açıklayan 12 Eylül cuntası sosyal, siyasal, eğitim, hukuk ve kültürel alanda tam bir karşıdevrim gerçekleştirdi.

Arjantin ve Yunanistan'da cuntacılar ağır cezalar alırlarken onlar hâlâ değiştirilemeyen anayasanın geçici 15. maddesiyle yargılanmaktan kurtuldular. Ancak bilim adamları, hukukçular, sanatçılar, sendikacılar, aydınlar, işçiler, memurlar, öğrenciler yıllar yılı baskı ve zulüm politikalarının çarkları arasında öğütüldüler. Aradan 24 yıl geçmesine karşın Türkiye, 12 Eylül faşist cuntasının yarattığı kaostan hâlâ kurtulabilmiş değil. Solu buldozer gibi ezip geçen, ülkücüleri sarsan cunta, şeriat yanlılarının ise önünü açtı. 12 Eylül'ün karanlık yüzüyle karşılaşmayan şeriatçı tehdit büyüyerek ve gücüne güç katarak bugünkü durumuna geldi.

12 Eylül'den sonraki süreçte 'devlet içindeki çeteleşme' ve 'gericilik' ivme kazandı ve bugünkü koşullara geldi. Partiler kapatıldı, Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ve CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit 'in de aralarında bulunduğu 16 siyasetçi Zincirbozan'a gönderildi. Yazar ve yayımcı İlhan Erdost mahkemeye götürülürken araç içinde dövülerek öldürüldü. Yüz binlerce işçinin sendikal gücü DİSK, tam 11 yıl kapalı kaldı. Barış Derneği davasında yargılanan ülkenin aydınları yıllarca cezaevlerinden çıkamadılar. 17 yaşındaki Erdal Eren 'in de aralarında bulunduğu 50 kişi asıldı. DGM'ler yeniden kuruldu. Yüksek Öğretim Kurumu'yla (YÖK) üniversitelerin özerkliğine son verildi. 1961 Anayasası'nı rafa kaldıran darbeciler, temel hak ve özgürlüklerle düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, sosyal devletle ilgili yasal güvenceleri ortadan kaldıran baskıcı anayasayı getirdi.

12 Eylül darbecileri uygulamalarını ''Atatürkçülük'' maskesi altında yaparken ortaöğretim müfredatına zorunlu din dersleri konuldu. İmam hatip okullarının sayısı arttırıldı, şeriatçı hareketler giderek yoksullaşan ve umutsuzlaşan kitleler arasında destek buldu. ''Kardeş kavgasını önleme iddiasındaki darbe'' den 4 yıl sonra Güneydoğu'da 15 yıl süren, resmi rakamlara göre 30 bin insanın canına mal olan şiddet dönemi başladı.


Bilanço :
 

Gözaltına alınanlar : 650 bin

Fişlenenler : 1 milyon 683 bin

Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar : 230 bin

Yargılanan solcular : 98 bin 404

Hüküm giyen solcular : 21 bin 764

İşkencede ölenler : 171

Kuşkulu ölümler : 144

Açlık grevinde ölenler : 14

Kaçarken vurulanlar : 16

"Çatışmada" öldürülenler : 74

Açılan işkence soruşturması : 9 bin 962

İşkence ile yargılanan güvenlik görevlisi : 544

Ödüllendirilen güvenlik görevlisi : 1002

Gazetecilerin aldığı toplam ceza : 3 bin 315 yıl 3 ay

Haklarında idam istenenler : 7 bin

Ölüm cezası verilenler : 517

Askeri Yargıtay'ın onayladığı ölüm cezası : 124

Dosyası Meclis'te bulunan idam hükümlüsü : 259

İnfaz edilen ölüm cezası : 50

Vatandaşlıktan çıkarılanlar : 14 bin

12 EYLÜL İDAMLARININ LİSTESİ


12 Eylül'den sonra kurulan sıkıyönetim mahkemeleri üst üste idam kararları vermeye başlarken, 1972’den beri fiilen uygulanmayan idam cezaları da hızla infaz edilmeye başlandı. Politik eylemleri nedeniyle hüküm alanların yanı sıra adli hükümlülerin infazları da gerçekleştirildi. 

1980-84 yılları arasında 50 kişi idam edildi. Ölüm cezası infaz edilenlerden biri ASALA adlı Ermeni örgütü mensubu Levon Ekmekçiyan idi.

Yönetim, idam cezalarının infazında ısrarlıydı. Kenan Evren 3 Ekim 1984’te Muş’ta yaptığı konuşmada “Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?” diyor ve bu sözü uzun yıllar belleklerde yer ediyordu.

12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri mahkemelerince 517 sanığa idam cezası verildi. Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam kararlarının sayısı 124 oldu. Bunlardan, MGK’nın onayladığı ve onay sonrası hemen infazı yapılan 50’si dışındakiler için cezalar fiilen müebbet hapse dönüştü.

Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları,

  • 12 Eylül 1980 - 25 Ekim1981 arası Milli Güvenlik Konseyi döneminde,
  • 25 Ekim 1981 - 14 Ekim 1983 arası Danışma Meclisi döneminde,
  • 6 Kasım 1983 sonrası TBMM döneminde

verilmiştir. 

 

12 Eylül döneminde ölüm cezası infaz edilenlerin listesi :
 

Adı Soyadı

Tarih

Yer

Necdet Adalı

7 Ekim 1980

Ankara

Mustafa Pehlivanoğlu

7 Ekim 1980

Ankara

Serdar Soyergin

25 Ekim 1980

Adana

Erdal Eren

13 Aralık 1980

Ankara

Cevdet Karakaş

4 Haziran 1981

Elazığ

Veysel Güney

10 Haziran 1981

Gaziantep

Ahmet Saner

25 Haziran 1981

İstanbul

Kadir Tandoğan

25 Haziran 1981

İstanbul

Mustafa Özenç

20 Ağustos 1981

Adana

İsmet Şahin

20 Ağustos 1981

İstanbul

Seyit Konuk

13 Mart 1982

İzmir

İbrahim Ethem Coşkun

13 Mart 1982

İzmir

Necati Vardar

13 Mart 1982

İzmir

Fikri Arıkan

27 Mart 1982

Ankara

Sabri Altay

23 Nisan 1982

Adapazarı

Cengiz Baktemur

30 Nisan 1982

Elazığ

Şahabettin Ovalı

12 Haziran 1982

Sinop

Ednan Kavaklı

18 Haziran 1982

Ankara

Ali Bülent Orkan

13 Ağustos 1982

Ankara

Veli Acar

13 Ağustos 1982

Isparta

Eşref Özcan

19 Ağustos 1982

Kayseri

Halil Fevzi Uyguntürk

29 Aralık 1982

Afyon

Kazım Ergun

29 Aralık 1982

Akşehir

Muzaffer Öner

29 Aralık 1982

Amasya

Adem Özkan

13 Ocak 1983

Balıkesir

Hüseyin Çaylı

13 Ocak 1983

Afyon

Osman Demiroğlu

13 Ocak 1983

Isparta

Ahmet Mehmet Uluğbay

22 Ocak 1983

Akşehir

Ali Aktaş

23 Ocak 1983

Adana

Duran Bircan

23 Ocak 1983

Denizli

Levon Ekmekçiyan (Asala)

28 Ocak 1983

Ankara

Ramazan Yukarıgöz

29 Ocak 1983

İzmit

Ömer Yazgan

29 Ocak 1983

İzmit

Erdoğan Yazgan

29 Ocak 1983

İzmit

Mehmet Kambur

29 Ocak 1983

İzmit

Ahmet Kerse

30 Ocak 1983

Gaziantep

Rıdvan Karaköse

5 Şubat 1983

Akşehir

Cavit Karaköse  

5 Şubat 1983

Akşehir

Süleyman Karaköse  

5 Şubat 1983

Akşehir

Fatih Laçinligil

24 Şubat 1983

Keşan

Faik Görünmez

24 Şubat 1983

Kilis

Mustafa Başaran  

30 Mart 1983

Edirne

Hüseyin Üye

30 Mart 1983

Nazilli

Şener Yiğit

20 Nisan 1983

Isparta

Cafer Aksu Altıntaş

20 Nisan 1983

Ordu

Abdülaziz Kılıç

26 Mayıs 1983

Edirne

Halil Esendağ

5 Haziran 1983

İzmir

Selçuk Duracık

5 Haziran 1983

İzmir

İlyas Has

6 Ekim 1984

İzmir

Hıdır Aslan

24 Ekim 1984

İzmir

12 EYLÜL'ÜN İŞKENCE YÖNTEMLERİ
 

 12 EYLÜL ANALİZLERİ :

      12 EYLÜL TARİHİ

Fikret İlkiz
Bizim Gazete - Bianet



Tarihi günler ulusların geleceğinde kilometre taşıdır. Salvador Allende 1970 yılında seçimle işbaşına gelmiş Şili'nin ilk Marksist başkanıydı. 11 Eylül 1973'de Moneda Başkanlık Sarayı'nı Kara Kuvvetleri Komutanı Pinochet bombaladı. Allende Başkanlık Sarayı'na saldıran askerlerle çatışırken öldürüldüğü sırada Augosto Pinochet'i henüz kimse tanımıyordu.

Allende öldürüldü, faşist Pinochet işbaşına geldi. Hava, Donanma ve Ulusal Polis birlikleri komutanlarından cunta kurdu. Anayasayı yürürlükten kaldırdı. Siyasi partiler ve kitle örgütleri kapatıldı. Meclis feshedildi.

Sonra ne oldu? Demokratik güçler ve sosyalistlerin ezilmesi için ülkede sürek avı başlatıldı. Üç yılda 130 bin kişi tutuklandı. Bir yıl içinde 30 bin kişi Öldürüldü. Cuntanın başı faşist diktatör Pinochet 1978 yılındaki seçimlerde demokrasiye döndüğünü ilan ederken zorla kendini Başkan seçtirdi. "Anayasa" yaptı. Halkoyuna sundu. Zorla kabul ettirdi.

Şili halkı 11 Eylül 1973 tarihini unutmadı. Geçmiş acıların ve faili meçhul cinayetlerin hesabını sormak için mücadele etti. Analar çocukları için meydanlarda toplandı. Örgütlendi. Hesap sordu. Şili'de hiç kimse acıyı ve geçmişi unutmadan faşist diktatörün yargı önüne çıkması için umudunu yitirmedi. Diktatör tutuklandı. Serbest bırakıldı. Ama "yargı" yüzü gördü. Şili halkı geleceğini geçmiş tarihi ile hesaplaşarak oluşturmaya çalıştı. Faşist dönemin yaratıcılarından hesap sormayı sürdürüyor. Demokrasi ve hukuk devleti mücadelesinde yaşadığı faşizm yıllarının acılarını unutmuyor.

12 Eylül 1980 tarihinde "Türkiye Cumhuriyetinin varlığına, bağımsızlığına ve rejimine yönelik fikri ve fiziki hain saldırıların olanca genişliği ve şiddetiyle süre geldiği bir ortamda milletimiz için başkaca bir çıkış yolu kalmadığı" gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri emir ve komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu, 12 Eylül harekatını zorunlu kılan nedenler ve amaçları Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 Numaralı bildirisi ve Konsey Başkanı'nın aynı gün radyo ve televizyonda yayınlanan konuşması ile kamuoyuna açıklanmıştı. Darbe Türkiye'ye duyurulduktan sonra Milli Güvenlik Konseyi Başkanı ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, üyeler Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun işbaşı yaptı. Bugün bir çoğunun adını kimse anımsamıyor. Meclis ve kitle örgütleri ile sendikalar kapatıldı. Partiler yasaklandı. 16 siyasetçi Zincirbozan'da zorunlu ikamete götürüldü.

Sonra ne oldu? 650 bin kişi gözaltına alındı. 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 98 binden fazla İnsan "örgüt üyesi" olmaktan suçlandı. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelere geçti, idam cezası verilen 50 kişi asıldı. 18 sol ve 8 sağ görüşlü 23 adli suçlu birisi Asala militanı olan kişi hakkındaki ölüm cezaları bu dönemde uygulandı. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. Gazeteler 300 gün süreyle yayın yapamadı, yayınlar yasaklandı. 30 ton gazete ve dergi imha edildi. 14 kişi açlık grevinde öldü. 3 bin 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim görevlisi ve 47 yargıcın işine son verildi. Bugün kimse o günleri anımsamıyor ve kimse kimseye bu acılardan söz etmiyor. 12 Eylül hafızalardan siliniyor. Silinmek isleniyor.

Danışma Meclisi kuruldu. 7 Kasım 1982 kabul tarihli 2709 sayılı Anayasa halk oylaması ile kabul edilerek yürürlüğe girdi. Anayasanın kabulü ile de Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu ve 1989 yılına kadar görev yaptı.

Anayasanın geçici 15. maddesinin birinci fıkrasına göre 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçen süre içinde yasama ve yürütme yetkisini kullanarak yasa yapan MGK ve Danışma Meclisi'nin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali ve hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez. Yargı mercilerine başvuru yapılamaz. Hatta 3.10.2001 tarihine kadar Anayasada yapılan değişiklikle kaldırılan son fıkraya göre bu dönem içinde çıkarılan yasaların Anayasaya aykırılığı dahi iddia edilemezdi. İşte bu dönemde çıkarılan yasalardan birkaç örnek:

2839 sayılı Milletvekili Seçimi Yasası, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası veya 1475 sayılı yasada değişiklik yapan Yasa, Grev ve Lokavt Yasası, Sendikalar Yasası... 650 yasa ve kanun hükmünde kararname bu dönemde çıkarıldı. Bu yasalar yürürlükte. Yani 12 Eylül döneminde yürürlüğe girmiş olan yasalar hala yürürlükte. Şikayet edilen yasalar 12 Eylül döneminde yapılmış ve yürürlüklerini hala sürdürüyor. Örneğin Seçim Yasası veya Siyasi Partiler Yasası değiştirilmemiş. Bir başka deyişle 12 Eylül döneminde kabul edilmiş olan "hukukî düzeni" değiştirmek istememişler. Şimdi şikayet ediyorlar. Neden?

Geçmişi ile hesaplaşmamış ve geçmiş tarihinin acılarını dindirmek için acılara neden olan sorumluları yargı önüne çıkaramamış bir ülkede geleceğin demokratik hukuk devletini kurmak çok zor. 12 Eylül 1980 tarihini unutmamak gerekir.

 

Oral Çalışlar : "Doğu Perinçek, derin devletin içindeki şahin kanadın bir parçası haline geldi"

Söyleşi : Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon Dergisi - 6.12.2004

Devrimci-gazeteci-yazar Oral Çalışlar, Aydınlık’ın gazete olarak yayımlandığı ve ifşaatlarıyla tartışılan 1978-80 döneminde yayın yönetmenliğini yapmıştı. Tarsuslu Kürt-Türkmen bir aileden gelen Çalışlar, o dönemdeki stratejilerinde yanıldıklarını bakın nasıl anlattı.

“Orada iki tane temel hata yaptık biz. Bir kere esas tehlikenin Sovyetler Birliği’nden geldiği gibi saçma sapan bir korkuya kapıldık. Onlara düşmanlık yapan, onları hedef alan bir yayın yaptık. Böylece Türkiye’de Amerikan işbirlikçilerine yakın durabilecek, onları tolere edebilecek bir siyasi çizgi izledik. Bu çizgi tamamen yanlıştı. Çünkü Türkiye’de bir Amerikancı askeri darbe hazırlanırken biz Sovyetler Birliği’nden tepki gelecek gibi saçma sapan bir şey üzerine kurduk stratejiyi.”

Oral Çalışlar gazeteci-yazar bir kişi. Fakat yıllar öncesine gittiğimizde öğrenci lideri, hızlı devrimci, eski Maocu’lardan biri olarak çıkıyor karşımıza. Hani o Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, Hasan Cemal gibi devrimcilik uğruna hayatlarının bir bölümünü saklanarak veya yer altına inerek geçirenlerden. Çalışlar, aynı zamanda, 1989’a kadar da, 1980’lerden sonra araları bozulmaya başlasa bile Doğu Perinçek’le birlikte aynı çizgide mücadele vermiş bir kişi.

‘Solu düşman gördük’

Oral Çalışlar’ın hayat mücadelesinde Türk toplumunu doğrudan ilgilendiren belki de en önemli zaman dilimi 1978-80 yılları arasındaki dönemdi. Bu tarihte, o zamanlar günlük olarak çıkarılmasına karar verilen Aydınlık Gazetesi’nin genel yayın müdürü idi. O günleri tarih, özellikle de gazete sayfalarından takip edenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin en çok silah patlayan, kan akıtılan, kavgaya meydan verilen dönemlerinden biri olarak görüyordu. Ve Aydınlık gazetesinin adres gösterir gibi yaptığı yayınlar ve bu yayınlardan sonra öldürülenler hâlâ tartışılıyordu.

Oral Çalışlar, şimdi, bugünün penceresinden baktığında yukarıdaki sözleri o dönem için söylüyor. Çalışlar’a göre, o dönemde, gerek sınır kavgaları yüzünden, gerekse milli çıkarları sebebiyle ABD ile arayı düzeltme çabası içinde olan Çin’in izlemiş olduğu politikaları eklektik bir şekilde Türkiye’ye monte etmeye kalktıkları için bu hataya düşmüşlerdi: “Sovyetler Birliği esas tehlikedir diyerek hareket ettiğimiz için solun o sıradaki eylemlerini de son derece zararlı buluyorduk ve solu düşman gibi görüyorduk. Düşman gibi görünce onları teşhir etmek vs. gibi yanlış bir yol izledik.”

-Orada sizin ifşa ettiğiniz isimlerden öldürülenler olmuştu?

“Onlar abartılıyor. Öyle bir şey olmadı. O biraz karşı tarafın abartması. Yalnız bakın o dönemde şöyle önemli bir iş de yaptık. Kontrgerillayı, Kıbrıs’ta, özellikle ordu içinde, darbeci kesimin teşhir edilmesi konusunu en radikal şekilde Aydınlık’ta ilk biz işledik.”

Oral Çalışlar’ın kastettiği, MİT’in içindeki işkenceci ekibin teşhir edilmesiydi. Peki bu bilgi nasıl elde ediliyordu? Bilgiler onlara ulaştırılıyor muydu? “Ulaşıyordu tabii. O zaman kaynağımız… Şöyle ilginç bir şey olmuştu. 1960 yılında MBK devlete el koyunca, o sırada MİT içinde bir düzenleme yapıldı. Ve bu düzenleme elbette AP’nin iş başına gelmesi ile tasfiye edildi. CHP yönetime gelince yeniden girdiler, çıktılar falan böyle. Yani bildiğimiz solcu-sağcı kamplaşması MİT içinde de oluşmuştu. Ordu içinde tasfiye edilen MİT’çiler gelip bize bilgi veriyorlardı.”

‘Bilgi getirenlerden biri Barış Manço’nun kayınpederiydi’

-Kaynağınız bunlardı.

“Tabii tabii. Hatta mesela bunun intikamını da aldılar 12 Eylül darbesinden sonra. Bir tanesi mesela Barış Manço’nun kayınpederi idi, Turan Çağlar. Turan Çağlar’ı daha sonra Amerikan ajanı diye hapse attılar, 12 Eylül’de. Yani düşünebiliyor musunuz? Türk MİT’i Amerikan ajanı diye birisini hapse attı.

-Başka var mıydı?

“İşte o zaman sol güçlü idi. Muhalefet güçlü idi devlet içinde ve bir sürü yerden de bilgi geliyordu.

‘Perinçek, derin devletin içindeki şahin kanadın bir parçası haline geldi’

-CIA ile bir irtibat olmuş muydu o dönemde?

“Hiç. Yani benim bildiğim ve hissettiğim bir şey olmadı.” Aydınlık gazetesi ve daha sonra yayınlanan dergisi bu geleneğini ileriki yıllarda da sürdürdü. Toplumdaki genel kanaat Aydınlık’ın bir istihbarat bülteni gibi çıktığı yönündeydi. Çalışlar, anlatmaya devam ediyor: “Ben şöyle düşünüyorum. Doğu Perinçek’in şu anda durduğu ve izlediği çizgi esas olarak devlet içindeki şahin kanada yakın. Yani derin devletin şahin kanadına yakın. Derin devletin şahin kanadına yakın bir siyasi çizgi izlerseniz onlardan size malzeme gelir. Bunun hiç sürpriz bir tarafı yok. Bence, derin devletin içindeki şahin kanadın bir parçası haline geldiler şimdi.”

Oral Çalışlar, Halil Berktay, Gün Zileli, Necmi Demir, İlkay Demir, Hasan Yalçın, Ferit İlsever ve Doğu Perinçek gibi birçok arkadaşı ile beraber baş koymuştu devrimciliğe. Fakat aradan geçen yıllar, bunlardan bir kısmının özellikle Perinçek ve çevresinden uzaklaşmasını da beraberinde getirdi. Birçok kez beraber afişler asan, eylemler yapan Oral Çalışlar’ın da diğerleri gibi Perinçek’le arası açıldı. Bağlantıları 1989 yılında tamamen koptu. Ancak 12 Eylül darbesine giderken yavaş yavaş aralarında problemler çıkmaya başlamıştı. Çalışlar ve onun gibi düşünenler, 12 Eylül dönemine girilirken sol gruplarla ilişkilerin sert bir şekilde yürütülmesini doğru bulmuyordu. Sol içinde daha yumuşak bir havadan yanaydı o. İkincisi, 12 Eylül’ün ardından, Çalışlar’ın, Sovyetler Birliği ile ilgili izlenen politikanın hatalı olduğunu ve bunun neticesinde manasız şeyler yaptıklarının hareket tarafından kabul edilmesini istemesiydi. Sonuçta düşünce ayrılıkları ortaya çıktı. Perinçek’in yanında, başlangıçtaki ekipten Hasan Yalçın ile Ferit İlsever kaldı sadece.

Oral Çalışlar, öğrencilik için büyük şehire geldiğinde çok hareketli bir hayat sürmüştü. Önce Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazanarak Ankara’ya geldi. Ailesi Tarsusluydu. Rivayete göre aslen Kırşehirli bir Kürt olan dedesi Hüseyin, Tarsus’a gelip meşhur Dedeler Köyü’ne yerleşmişti. Burada, Fatma Hanım’la evlenen Hüseyin Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda Yemen’e gitmiş, bir daha geri gelmemişti. Oral Çalışlar’ın babaannesi Fatma Hanım tarafı ise şıhlardan müteşekkildi. Fatma Hanım Yörük-Türkmen bir aileye mensuptu. Çalışlar’ın Kırşehir’de var olan baba tarafından dedesinin akrabaları ile bağlantıları zamanla kopmuştu.

‘Menderes idam edildiğinde çok sevindim’

Oral Çalışlar’ın babası Murtaza Bey ise 1950’de, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesine kadar Milli Emlak memurluğu yapmış koyu bir Cumhuriyet Halk Partili ve İsmet İnönücüydü. Bu tarihten sonra, CHP’li olması sebebiyle daha küçük bir ilçeye tayin edilince istifa ederek arzuhalcilik ve dava vekilliği yapmıştı. 1950’den itibaren CHP Tarsus Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunan Murtaza Bey, 1968 yerel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden Tarsus Belediye Başkanı adayı olmuş, kazanamamıştı. Annesi Fazilet Hanım da CHP İlçe Kadın Kolları Başkanı idi.

Koyu particilik sebebiyle olsa gerek, 1950-60 yılları arasındaki DP-CHP sürtüşmesinin finali olan 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, Adnan Menderes ve arkadaşları asıldığında baba Murtaza Çalışlar, evinin balkonuna çıkarak olayın sevinciyle bağırmaya başlamıştı. Oral Çalışlar, CHP’li oldukları için aile olarak çok zorluk çektiklerini düşünüyordu. Hatta Çalışlar, Menderes’in idamını duyduğunda bakın nasıl tepki vermişti: “13-14 yaşlarında idim. Menderesler idam edildiğinde çok sevindim ve ‘Niye az kişiyi idam ettiler. Daha çok idam etselerdi’ diye düşündüm. O zamanki psikolojim öyleydi.”

Fakat idamın sevinilmeyecek bir hadise olduğunu çok değil 10 sene sonra o da anlayacaktı: “Askeri darbeleri biz de kendi hayatımızda yaşamaya başlayınca, o zaman darbelerin ne olduğunu gördük. Tabii Denizler (Gezmiş) idam edilirken Menderesler’in idamının ne olduğun anladık. Yanıbaşımızdan arkadaşımızı götürüp astılar. O da bir siyasi idamdı. Aynı Menderes gibi.”

1946 senesinde dünyaya gelen Danyal Oral Çalışlar iki kardeşti: Serpil ve Fatih. Fatih Çalışlar, yazar Ayşe Kilimci ile evlenmişti. Ailede tanınmış bir kişi daha vardı. Çalışlar’ın halasının oğlu olan Prof. Dr. Mustafa Aysan. O da 12 Eylül 1980 döneminde Danışma Meclisi Üyeliği yapmıştı. Ortaokulu Tarsus Amerikan Koleji’nde Cengiz Çandar, İstemihan Talay, Uluç Gürkan, TÜSİAD eski Başkanı Erkut Yücaoğlu, İletişim Yayınları’nın başında bulunan Tuğrul Paşaoğlu gibi arkadaşları ile birlikte okuyan Çalışlar, lise eğitimini Tarsus Lisesi’ni bitirerek tamamlar.

Tam öğrenci olaylarının başladığı 1965 senesinde ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü’nü kazanan Çalışlar, okul yerine eylemlere katılmayı tercih edince okulla ilişiği kesilir. Seneyi boş geçirmemek için dışarıdan sınavına girilen Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni kazanır. 1968 yılındaki işgalin yaşandığı olaylarda Oral Çalışlar yine ön saflarda yerini almış, İşgal Komitesi Başkanı’dır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları burada onun yardımına gelmiştir. Çünkü ondan önce de Çalışlar ve arkadaşları İstanbul Üniversitesi’ni işgal ederken Deniz Gezmişler’e yardımda bulunmuştur.

Hangi okulda okuyacağına karar kılamayan Oral Çalışlar, bu sefer öğrenci eylemlerinin kalbinin attığı yeri, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanır: “Babam ‘Benim oğlum imtihan kazanmaya sıra gelince birinci olur. Sonra okumasını beceremez’ derdi.” Hakikaten de öyle olur, Çalışlar, kaçma ve kovalamaca ile beraber çeşitli davalar sebebiyle Mülkiyeyi ancak 1980’den sonra bitirebilir.

Oral Çalışlar’ın buradaki çevresi de az değildir! Nuri Çolakoğlu, Şahin Alpay, Hasan Cemal, Eczacıbaşı’nda danışman olan Alp Orçun, yani dönemin en aktif, bugünün de popüler insanlarıyla Mülkiye’de bir aradadır: “Siyasala girdiğim yıl seçimleri kazanarak Sosyalist Fikir Kulübü Başkanı oldum. Okula başlamış olmam, yeni olmam anlamına gelmiyordu. Tanınan bir solcu idim.” Çalışlar, 1969-71 yılları arasında da Öğrenci Birliği Genel Sekreterliği yapar.

1971 yılının başlarında 12 Mart muhtırasının ayak sesleri, kulakları açık olanlar için duyulmaya başlanmıştır: “Türkiye’nin bir askeri darbeye doğru gittiğini hissetmeye başlamıştık. Ama, yani o kadar karmaşık bir ruh hali vardı ki o zaman. 1960 askeri darbesini pozitif bulan bir gelenek, yani askeri darbe isteyen bir kitle vardı içimizde. İşte (Cemal) Madanoğlu, (Doğan) Avcıoğlu falan. O yüzden askeri darbe geliyor falan ama bu bizi ne kadar vuracak? Net bir şey yoktu. Ama yaklaştıkça da korkmaya başlamıştık.”

Oral Çalışlar, 12 Mart’la beraber 1971’den itibaren üç yıl hapis yatar. Deniz Gezmiş, Altan Öymen, Uğur Alacakaptan, Mümtaz Soysal, Behice Boran, Fakir Baykurt, Muammer Aksoy, Dursun Akçam, bir kısmı o zaman bir kısmı da daha sonra solun ileri gelenlerinden olacak birçok kişi vardır onlarla beraber hapiste: “En sevdiğim arkadaşım Deniz Gezmiş’ti. Onun idamı, benim anladığım kadarı ile biraz da Menderes’in intikamına dönüştü. Çünkü Süleyman Demirel ve arkadaşları çok gayret ettiler Denizler’i astırmak için. Yani her ne kadar Denizler’in asılmasında askerlerin rolü varsa onlardan daha çok Demirel’in rolü vardır. 1-1 yaptılar durumu.”

‘Abuk sabuk bir şeydi’

Çalışlar, 1974’te cezaevinden çıktıktan sonra kaçak yaşamaya başlar. Çin’e, Arnavutluk’a gider: “Pekin Üniversitesi’ni ziyaret etmiştik. Kültür devrimi sonrası iktidarda işçi-köylü çalışma komiteleri vardı. Pekin Üniversitesi’nin başına bir köylü koymuşlar, bütün profesörler de onun yanında hazırol vaziyetinde duruyordu. Bu, bizim çok hoşumuza gitmişti; halk yönetime gelmiş, işte üniversiteleri, aydınları köylüler yönetiyor diye. Fakat bu son derece ilkel ve abuk sabuk bir şeydi, tabii şimdi baktığınız zaman...”

Bu süreçte ailenin geçimini 1976 senesinde evlendiği İpek (Erkeller) sağlar. TRT’de uzun yıllar çalışan, daha sonra Nokta dergisinin ilk ekibinde önemli yere sahip İpek Hanım cumhuriyet döneminde Ankara’nın ilk emniyet müdürü Kel Osman’ın torunuydu. (Çiftin bu evlilikten, gazetelerin eklerinde yazıları yayımlanan, edebiyat meraklısı Reşat Fuat adında bir erkek çocukları olmuştu.) Oral Çalışlar, yurtdışından döndüğünde arkadaşları Türkiye’de ‘yasal’ bir parti kurma hazırlıkları içerisindedir. Türkiye İşçi Köylü Partisi’nin kurucuları kimler olacak, bunun yanında günlük çıkarılacak Aydınlık gazetesinin başına kim geçecek tartışmaları olurken, Çalışlar’ın payına Aydınlık düşer. Aydınlık’ın o zamanki kadrosunda kimler yoktur ki: “Nuri Çolakoğlu, Doğan Yurdakul, Gülay Göktürk, Kerem Çalışkan, Celal Üster, Ragıp Duran, Çiğdem Kömürcüoğlu, Alev Er, Musa Ağacık, Hadi Uluengin. Hadi’yi ben getirdim gazeteci yaptım. Hadi o zaman Brüksel’de şoförlük yapıyordu.”

Derken 12 Eylül 1980’de, Türkiye siyaseti son 20 yıldır alıştığı gündemle tekrar sarsılır: “12 Mart askeri darbesinde yalnızca biz içeride idik. 12 Eylül 1980 askeri darbesinde ise Ülkücüleri de attılar içeriye.” Çalışlar, bu süreçte dört yıl kaçtıktan sonra dört yıl da cezaevinde yatar. İstanbul’da kaçak hayatı yaşarken Gün Zileli ve Halil Berktay’larla birlikte Saçak adlı bir dergi çıkaran Çalışlar, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş’le Ankara’da aynı cezaevini paylaşır.

‘Çakıcı her şeyi bana anlattı’

1986’da, İstanbul Üsküdar’daki Paşakapısı Cezaevi’nde Alaattin Çakıcı ile de iki ay beraber kalır: “Çakıcı kendi hayatından, Ülkücüler içindeki kavgalardan, Türkeş’in rolünden vs. bahsetti, her şeyi anlattı bana. Bütün anlattıklarını not tuttum. Fakat bana o zaman ‘Abi, sana anlatıyorum ama yazma bunları’ dedi. Ben de ‘Alaattin, bana anlatma, ben gazeteciyim, yazarım’ dedim. Hatta, daha önceki yakalanışlarından birinde dedim ki şunu tefrika edeyim. Sonra baktım hakikaten çok ilginç şeyler var ve meslek etiği açısından yayınlamayı uygun görmedim. Hâlâ görmüyorum. Duruyor.”

Çakıcı’nın, beraber kaldığı dönemde Paşakapısı Cezaevi’ndeki rahat tavırlarını anlatan Çalışlar, “Yüklü para dağıttığı için onun ayrı bir özgürlüğü vardı. Görüş zamanı eşime ‘Yenge sen gel, başgardiyanın odasında görüşürsünüz’ dedi. Sonra bir gün geldi bana dedi ki ‘Abi seni cezaevi müdürü Bursa’ya sürecek.’ Tek siyasi benim orada çünkü. ‘En iyisi’ dedi ‘sana bir araba ayarlayayım, bir jandarma versinler, git bir gece de evinde kal. Sonra gidersin Bursa’ya. Dik kafalılığımdan kabul etmedim. Tabii çok pişman oldum sonra. Çünkü korkunç bir soğuk olmuştu 1986’larda. Kalorifersiz, üstü delik bir sevk arabası ile tam 48 saat süren, bütün Türkiye’yi dolaşan bir turla beni Bursa’ya gönderdiler.”

‘Türkiye’de irtica olmaz’

Bursa Cezaevi’nde kitap alışverişi mümkün olmadığı için cezaevinin kütüphanesindeki İslami temel kaynakları incelemeye karar veren Oral Çalışlar, daha sonraki yıllarda, burada tuttuğu notlardan oluşan kitaplar yayınlar. 1990-92 yılları arasında Alman hükümetinden ‘cezaevinde baskı gören yazarlarla’ ilgili bir vakfın daveti ile ailecek Hamburg’a giden Çalışlar, 1950’lerden itibaren Türkiye’de devletin muhafazakâr kitleyi 1995’ten sonraki sürece kadar kullandığını düşünmektedir bugün: “1995’ten sonra bu muhafazakâr kitle kafasına yediği sopalar neticesinde, tıpkı solcuların yediği sopalar gibi, yavaş yavaş devletin statükosundan kopmaya başladı. Ve o saatten itibaren değişmeye başladı. Muhafazakâr kitlenin devlet denetiminden ve statükoyu korumaktan kopması Türkiye’nin önünün açılması anlamına geliyor.”

Gidişatı ‘iyi’ gören Çalışlar, muhafazakârlığı güçlü bir halk hareketi olarak addedip şunları söylüyor: “Devletin solcuyu kullanması o kadar da zor bir şey değil. Çok da güçlü bir halk hareketi yok solun arkasında. Ama muhafazakârlığın arkasında her zaman bir halk hareketi var, bu bir halk şeyi zaten.”

1965’te Tarsus İdmanyurdu’nda futbol da oynayan, hatta bu dönemde Mersin İdmanyurdu’nun formasını giyen Lefter’le karşılıklı maçlar oynadıklarını anlatan, askerliğini 40 yaşını aştığından, bedellinin iki katı ücret ödeyerek ‘hiç askere gitmeden’ yapan, Abdullah Öcalan’la yaptığı söyleşiden dolayı yargılanan, hayatının 20 senesinin geçtiği Aydınlık hareketinden kopuşu ve Denizler’in idamını hayatının dönüm noktaları sayan Cumhuriyet gazetesi yazarı Çalışlar bütün bu gelişmelere rağmen, bugün kendisinin durduğu çizgiyi, Nuri Çolakoğlu’ndan Doğu Perinçek’e kadar herkesin altına imzasını koyduğu ‘74 Savunmalarındaki, Amerikan aleyhtarı, demokrasi yanlısı çizgiye yakınlık olarak ifade etmektedir.

Peki, Danyal Oral Çalışlar, yıllarca gündemde tutulan, Türkiye’nin İran olacağı, ‘irtica’nın hortlayacağı ‘öcü’sü hususunda ne düşünmektedir? “Ben hiç bir zaman böyle bir şeyin olamayacağı inancındayım. 10 sene önce de böyle düşünüyordum, 20 sene önce de böyle düşünüyordum, şimdi de öyle düşünüyorum.”

 

DARBECİLER YARGILANMALIDIR!

Kocaeli Tabip Odası Yönetim Kurulu



BASINA ve KAMUOYUNA

Bugün 12 Eylül, ülke tarihinin en karanlık, en baskıcı dönemlerinden birini başlatan 12 Eylül 1980 Darbesi’nin yıldönümü.

Dönüp anımsayalım;

“Demokrasi elbisesi bu ülkeye bol gelmektedir” o günlerde, “sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir”, sonradan cumhurbaşkanı olan o günlerin başbakanı “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demektedir.

Halk örgütlenmektedir, sınıf mücadelesi kızışmış, emekçiler sadece patronlar tarafından gasp edilen hakların alınmasını değil, emeğin iktidarını hedefleyen bir mücadeleye girmişlerdir. Hak grevlerinin yanında, siyasi talepleri olan, dayanışma grevleri de yapılmaktadır. Grevdeki işyerleri devletin kolluk kuvvetleri ve paramiliter faşist çeteler tarafından kuşatılmakta, kurşunlanmakta, işçiler öldürülmektedir grevleri kırmak için.

Üniversitelerde özgür ve demokratik eğitim talep eden öğrencileri sindirmek için devletin kolluk kuvvetleri ve yine paramiliter faşist çeteler aracılığıyla kanlı saldırılar yapılmaktadır. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dt. Sevinç Özgüner’in de aralarında bulunduğu onlarca aydın, emekçi, öğrenci, sanatçı, bilim adamı sokaklarda katledilmektedir.

Emek, örgütlülük, özgürlük talepleri baskı, işkence ve kanla yok edilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın, patronların isteği üzerine, emeği kısıtlayan, ancak sermayenin önünü açan, kamusal olanı tahrip edip özelleştirme adı altında patronlara peşkeş çekmeyi, sosyal devlet kavramını tarihe gömmeyi hedefleyen bir kararlar dizisi açıklanır; tarih 24 Ocak 1980’dir.

Ülkenin her yanında sıkıyönetim ilan edilmiştir. Emekçilerin her türlü haklı talebi sıkıyönetime takılmaktadır. Grevler yasadışı ilan edilmekte, özgürlük ve demokrasi talep eden herkes “vatan haini ve terörist” ilan edilmektedir. Yine de dönemin iktidarı bu kararları uygulamaya koymakta zorlanır.

12 Eylül 1980 sabahı beş general yönetime el koyarlar. ABD’de Beyaz Saray’da Başkan’a “bizim çocuklar işi becerdi” raporunu iletir CIA. “Terör” şıp diye kesilir. Örgütümüz Türk Tabipleri Birliği de dahil olmak üzere tüm örgütler kapatılır, her tür örgütlenme yasaklanır, milyonlarca insan fişlenir, yüzbinlerce insan işkencelerden geçirilir, hiçbir hukuku tanımayan, sadece beş generalin emirlerini uygulayan göstermelik mahkemelerce cezaevlerine tıkılır. “Asmayalım da besleyelim mi” diyerek 53 insanımız darağacında katledilir, binlercesi yıllarca cezaevlerinde kalmaya mahkum edilir.

Sonradan, “aslında darbeyi daha önce planlıyorduk, ama koşulların olgunlaşması için erteledik” diyecektir beş generalin başı; Kenan Evren, olgunlaşması beklenen koşullar sokaklarda katledilenlerin sayısının artması, darbenin meşruiyetini sorgulatmayacak sayıda insanımızın katledilmesidir. Darbe öncesinde katliamlar yapan paramiliter faşist çetelerin başbuğu “zihniyetimiz iktidarda ama biz cezaevindeyiz” diyerek darbenin kime ve neye hizmet etmekte olduğunu tarihe not düşer.

12 Eylül’ün ertesinde uygulamaya konan ekonomik ve siyasi program, baskı altında halka kabul ettirilen 1982 anayasası, 24 Ocak kararlarının yaşama geçirilmesidir. Dönemin icracı başbakanı da bu kararların “mucidi” ve darbe öncesinde patron örgütlerinin beyin takımında Turgut Özal’dır.

12 Eylül tarihi ülkemiz insanları için unutulmaması, unutturulmaması gereken bir dönüm noktasıdır. Darbe sonrası yürütülen ekonomik, sosyal ve siyasal program ülkemiz toplumsal yaşamında onarılması güç hasarlar yaratmıştır. Darbecilerin onaylayarak topluma dayattıkları ’82 Anayasası ile tüm demokratik haklar kısıtlanır ve örgütlenme, düşünce özgürlüğü gibi haklar yok edilirken, sermayenin önündeki engeller kaldırılmıştır.

Tarihin doğru yorumlanması, bugünü anlayabilmek için gerekli asgari koşulların başında gelir. Bugün, IMF ve Dünya __ası’nın direktifleri doğrultusunda ve AKP taşeronluğunda yürütülen özelleştirme, kamunun tasfiyesi, sosyal devletin yok edilmesi operasyonunun köklerinin aslında nerelere kadar uzandığını, bizlere anlatıldığı gibi “yeni” ve “çağdaş” değil, aslında oldukça eski olduğunu görebilmek için 12 Eylül tarihini unutmamalıyız.

Bugün 12 Eylül, Darbenin sorumluları hala yargılanamadı.

Halkımızı kendi geçmişine ve bugününe sahip çıkmaya çağırıyoruz.

12 EYLÜL'ÜN 25. YILI YAKLAŞIRKEN

Kadir Akın
Sosyalist Demokrasi


12 Eylül askeri darbesinin üzerinden birkaç ay sonra tam 25 yıl geçmiş olacak. 27 Mayıs ve 12 Mart’la kıyaslanmayacak, hatta bir anlamda 27 Mayıs’ın reddi, 12 Mart’ın da devamı ve tamamlayıcısı niteliğindeki bu darbenin, hukukuyla, sınıflar çatışmasının önüne diktiği barikatlarla, yarattığı tahribatla hala hükmünü sürdürdüğü söylenebilir.

‘Demokrasinin’ sınırlarının 5 kişilik askeri konseye kadar daraldığı, sıkıyönetim komutanlarının siyasi polislerle ortak oluşturduğu “masa”larla sürek avına çıktığı, askeri kışlaların cezaevine çevrilerek binlerce insanın doldurulduğu, parlamentonun feshedildiği, tüm partilerin, sendikaların, derneklerin kapatıldığı ve toplumsal muhalefetin sesinin tümüyle kısıldığı bir dönemdi bu. Cezaevlerine doldurulan binlerce tutsak; kimlik, onur kavgasının yanı sıra, darbeye karşı siyasi muhalefetini de buralardan sürdürdü Deyim yerindeyse dışarıda yaprak kımıldamıyordu.

Bu günden bakıldığında toplumsal muhalefetin, işçi hareketinin, özel olarak da sosyalist hareketin ciddi sakatlanmasına yol açan ve etkilerinin hala devam ettiği 12 Eylül darbesiyle henüz hesaplaşılabilmiş değil.

Türkiye, benzer siyasi süreçler yaşayan ülkeler arasında Fas’ın bile gerisinde. Yunanistan, Şili ve Arjantin darbecilerinin çoğu yargılandı, hüküm giydi. Bu gericilik döneminin sorumluları toplumun vicdanında mahkum edildi. Fas’ta, Kral Hasan’ın oğlu babasının uygulamalarını araştırmak için bir adalet komisyonu kurdurdu. Ülkemizde ise ‘geçici’ tanımıyla 25 yıldır anayasada bulunan 15. Madde, darbecilerin yargılanmasını olanaksız kılıyor. Darbeciler, kendi yaptıkları anayasaya kendilerini koruyan maddeyi sanki dalga geçer gibi ‘geçici’ olarak koydular.

Toplumsal muhalefetin 12 Eylül’le kapsamlı bir hesaplaşmayı neden yapamadığı bir başka yazının konusu. 12 Eylül askeri darbesini karşılayan sosyalist, devrimci hareketlerin aradan geçen 25 yıldan sonra, değişen dünya ile birlikte kendisini ne ölçüde değiştirdiği, sağlıklı bir muhasebe yapıp yapamadığı belki de kilit soru.

78’lilerin ülke çapında başlattığı, ‘Geçici 15. Madde Kaldırılsın. Darbeciler Yargılansın. Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu Kurulsun’ kampanyası, hafızalarda unutulmaya yüz tutmuş tarihsel gerçekleri yeniden hatırlatmak ve hatırlamak için bir fırsat olabilir. Kuşaklar arasına sokulan kamanın yerinden oynatılmasına vesile olabilir. Unutmamak gerekiyor ki, 12 Eylül siyasi gericiliğine esas olarak direnen ve yenilgiye uğratılan sosyalistler, devrimcilerdi ama 12 Eylül’ün mağdurları bununla sınırlı değildi.

Darbeyle birlikte kışlasından çıkan ordu, kışla disiplinini toplumun tümüne dayattı. Dolayısıyla süren bu kampanya, 12 Eylül’ün tüm mağdurlarına ulaşabilir ve onları kucaklayabilirse hedefine yaklaşır ve anlamlı olur. 2 milyona yakın insanın fişlendiği, 100 bin kişinin ‘örgüt üyesi’ diye yargılandığı, 1990’a kadar 52 bin kişinin cezaevinde kaldığı, 766 kişinin işkence tezgahlarında, cezaevlerinde öldürüldüğü, 517 kişiye ölüm cezası verildiği ve (18’i devrimci) 50 kişinin sehpalarda infaz edildiği, 79 ton gazete, dergi ve kitabın imha edildiği bir süreçten bahsediyoruz. Darbe öncesinde 6 milyona yaklaşan sendikalı işçi sayısının, bugün 1 milyonun altına düşmesini de, ayrıca değerlendirmek gerekiyor

Bu kampanyanın sokağa taşınmasında esas görev politik öznelere düşüyor. Ağustos ayının ortasından itibaren değişik etkinliklerle sürecek bu kampanyanın her aşamasında görev almak, kapı kapı dolaşıp darbecilerin yargılanması için imza istemek, hafızalardan silinmeye çalışılan bir dönemi hatırlamak ve hatırlatmak, ’24 yıl sonra mı akılları başlarına geldi’ diyen, ‘asmayalım da besleyelim mi’ sözünün sahibini, ‘şimdi gülme sırası bize geldi’ diyen dönemin TÜSİAD başkanını bir kez daha kitlelere anlatmak, bütün bunların yanı sıra militarizme karşı mücadeleyi yükseltmek görevimiz olmalıdır.

     12 EYLÜL: SINIF MÜCADELESİNDE KIRILMA

Akın Erensoy
Marksist Tutum


Türkiye burjuvazisi uzun bir zamandan bu yana yapısal dönüşümlerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda gerekli ekonomik-mali ve siyasal dönüşümlerin gerçekleşmemesi, yerli finans kapitalin uluslararası finans kapitalle ve dünya pazarıyla daha kapsamlı bir entegrasyonunu geciktiriyor. Oysa bu değişim ihtiyacı, büyük burjuvazi açısından daha 1980’lerin başında kendisini dayatmıştı ve o günden bu yana neredeyse yirmi beş yıl geçmiştir. 1980’lerin başından beri emperyalist dünya sistemiyle tam entegrasyonu hedefleyen ve emperyalist-kapitalist hiyerarşide basamakları hızla tırmanmak isteyen tekelci büyük burjuvazi, ulaştığı birikim düzeyi ve dünya konjonktürünün gerekleri yüzünden yapısal değişim ihtiyacı içindeydi. Ancak bu değişim ihtiyacı, çok büyük zorlukları ve kapitalist ekonomide yeniden yapılanma anlamına gelen kapsamlı düzenlemeleri de beraberinde getirmekteydi. Ne var ki 70’li yıllarda sınıf mücadelesi ve devrimci harekette başlayan yükseliş, burjuvazinin ileriye yönelik planlarını uygulamasının önünde ciddi bir engel oluşturuyordu. Sermaye sınıfının istediği dönüşümler işçi sınıfının ve devrimci hareketin mücadelesine rağmen kolaylıkla gerçekleşemezdi. Bunun için işçi sınıfı hareketinin tamamen geriletilmesi ve devrimci hareketin bastırılması gerekiyordu.

Tekelci-sermaye o günkü ihtiyaçlarını karşılamak üzere, İMF ve Dünya __ası ile birlikte hazırladığı 24 Ocak 1980 kararlarını hayata geçirmeye hazırlanıyordu. Ama bu kararları uygulayabilmek için, onun koşullarını yaratmak, yani işçi hareketini ve devrimci hareketi sindirmek gerekiyordu. İşte büyük burjuvazinin orduyu imdada çağırması o aşamada olmuştu. Bugün ise aynı tekelci burjuvazi, gelinen düzeyde kapitalist sistemin ihtiyaçlarına yeterince cevap veremeyen ve büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu “yapısal dönüşüm”ün önünde bir engele dönüşen sivil-askeri bürokrasinin siyasal alan üzerindeki belirleyici gücünü daraltmak istiyor. Zira 12 Eylül’le birlikte öne çıkan ve siyaset üzerinde geniş yetki ve etkiye sahip olan sivil-askeri bürokrasinin bu konumu bugün artık büyük sermayenin ayağına dolanıyor.


Bu ise, özelikle AB ile arzulanan daha kapsamlı bir entegrasyon sürecini sekteye uğratıyor. Genelde tekelci-kapitalistler sınıfı, Avrupa emperyalizmiyle entegrasyona denk düşen bir siyasal yapılanmaya sahip olmak istiyor. Bunun için pek çok yasa ve mevzuat yenileniyor. AKP hükümeti art arda “demokratikleşme” paketlerini meclisten geçiriyor ve tekelci-sermayenin çıkarları doğrultusunda dünya siyasetinde yer tutmaya çalışıyor. İşçi sınıfının gerçek siyasetinin sahnede olmamasının boşluğundan yararlanan burjuvazi demokrasi nutukları çekiyor, TÜSİAD “demokratikleşme” paketleri hazırlıyor. Meydanı boş bulan AKP bu çizgisiyle bir taraftan büyük burjuvaziyle arasında daha istikrarlı ilişkiler geliştirmek ve onun tam güvenine mahzar olabilmek için AB sürecini hızlandırmaya çabalıyor. Diğer taraftan da bu sürecin ilerlemesinin getirebileceği siyasal açılımlar üzerinden Müslüman demokrat imajlı bir parti olarak kendi siyasal geleceğini ordunun iki dudağı arasından kurtarmanın hesaplarını yapıyor.

Tüm bu sözde demokratikleşme nutuklarına rağmen 12 Eylül yasalarının işçi sınıfına giydirdiği deli gömleği hâlâ parçalanmış değildir. İşçi hareketi üzerindeki baskılar devam ediyor; sendikalaşma, örgütlenme ve hatta grevler fiilen engelleniyor. İşçi sınıfının önemli bir parçasını oluşturan ve memur sıfatıyla damgalanan milyonlar açısından ise halen gerçek bir sendikal hak söz konusu değil. Askeri diktatörlük yasaları emekçileri boğan bir cenderedir adeta. Toplum korkutulmuş ve sindirilmiştir. “Örgüt” sözcüğü kitleler içinde korku ifade ediyor ve ceberrut devlet bunu her fırsatta hissettiriyor. Devrimci hareket ve Kürt halkı üzerinde terör estirilmeye devam ediliyor. AB dolayımıyla çıkarılan “demokratik” yasaları polis her gösteride copuyla icra ediyor. Yani, çıkan yasalar sermaye sınıfı için bir anlam ifade ederken, işçi sınıfı ve Kürt halkı için baskılara devam anlamına geliyor. 12 Eylül’ün üzerinden silindir gibi geçtiği işçi sınıfı ve devrimci hareket, ne yazık ki henüz kendini toparlayabilmiş değil. 1980 sonrası kuşak, hiçbir mücadele bilinci olmadan, burjuvazinin istediği biçimde büyümüştür. Hafızasını yitiren işçi sınıfının genç kuşakları, dünya üzerinde burjuvazinin zafer çığlıkları attığı, sınıf mücadelesinin ölümünün ilan edildiği ve “komünizmin yenildiği” nutuklarının çekildiği bir atmosferde yetişmiştir.

Dünya kapitalizminin derinleşen ekonomik krizinin, savaşların ve sınıf mücadelesinin yükselişinin söz konusu olacağı önümüzdeki dönemde işçi sınıfı kitlelerinin ihtiyacı, sınıf mücadelesinin tarihsel deneyimleriyle donanmış bilinçli bir örgütlülüktür. Tarih bilincini kazanamayan bir işçi sınıfı, gerçek anlamda bir sınıf bilincini de kazanamaz. Bu açıdan, tarih bilincinin yitirilmesinde önemli bir dönemeç olan ve Türkiye’deki sınıf mücadelesi tarihinde önemli bir kırılma noktasını ifade eden 12 Eylül askeri diktatörlüğünün ortaya çıkış koşullarını ve sonuçlarını ele almak önem taşımaktadır.

Sermayenin “yapısal dönüşüm” sancıları

Türkiye’de kapitalizmin gelişimindeki özgül tarihi etmenler, sermaye birikiminde devletin rolü, sivil-askeri bürokrasinin siyasetteki ağırlığı, günümüzde burjuvazinin birçok çelişkiyi bir arada yaşamasına neden olmuştur. 1950’li yıllar sanayi sermayesinin geliştiği fakat ticaret sermayesinin henüz ağır bastığı yıllardır. Sanayi burjuvazisinin gelişimi karşısında tüccar ve toprak sahibi burjuvalar bloğunun direnmesi Kemalist sivil-askeri bürokrasinin 1960’taki müdahalesiyle sonuçlanmıştır. Kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereken dönüşümler, ordunun devreye sokulduğu olağanüstü siyasal rejimler altında gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştır. Her askeri müdahaleyle sivil-askeri bürokrasinin daha da artan siyasi etkisi, bugün sermayenin önünde yapısal bir açmaza dönüşmektedir. 600 yıllık bir Asyatik imparatorluğun mirasçısı durumundaki burjuva Türkiye Cumhuriyeti, geçmiş imparatorluğun siyasi-devlet geleneklerini hiçbir şekilde kaldırıp bir tarafa atamadı. Sivil ve askeri bürokrasi devletin gerçek sahibinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket etti. Devlet bürokrasisi kapitalizmi kendi elleriyle geliştirdiği gibi, ordu da kendisini iktisaden ülkenin en büyük kapitalist gruplarından biri haline getirdi.


12 Eylüle ilerleyen süreçte burjuvazi için bir açmaz da işçi sınıfının giderek güçlenmesi ve sınıf mücadelesinde kendi aleyhindeki yükselişti. 1960 darbesi sanayi sermayesinin gelişme zeminini hazırlamış ve pre-kapitalist ilişkilerin tasfiyesine ve kısmi liberal-demokratik açılımlara olanak sunmuştu. Devlet kontrolünde de olsa kapitalizmin hızla gelişmesi, toplumun bu temellerde dönüşmesine, kırın çözülmesine ve işçi kitlesinde büyük bir artışın yaşanmasına yol açmıştı. İşçi sınıfı 1960’tan sonra toplumsal hayatta belirleyici bir güç olmaya başladı ve bu gelişmeler sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyinin yükselmesinde yansımasını buldu. TİP’in kurularak parlamentoya girmesi, DİSK’in kurulması ve dünyada esen 68 fırtınasının Türkiye’den geçmesi, Türkiye’de sınıf mücadelesi bağlamında bir ivmelenmeydi. Nihayetinde 15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı için büyük bir kalkışmaydı. Gerekli sinyali alan burjuvazi bir kez daha orduyu yardıma çağırdı. 1971 askeri cuntası işçi sınıfı hareketini parçalamaya, sendikaların etkisini daraltmaya çalıştı, TİP kapatıldı, devrimciler cezaevlerine tıkıldı ve gözdağı vermek için devrimci öğrenci liderleri idam edildi.

Diğer yandan kapitalist ekonomide ağırlıklı bir yer tutan ithal ikameci uygulamalar artık daha fazla gelişim ihtiyacına dar gelmeye başlamış ve burjuvazi başka bir aşamaya geçmenin, ihracata ağırlık verecek bir yapılanmanın sancılarını yaşamaya başlamıştı. Kâr oranlarının düştüğü, dünya pazarına açılacak bir rekabet düzeyinden uzak olunduğu, üretim için şart olan ithalat girdilerini karşılayacak bir döviz birikiminin olmadığı bir durumdu söz konusu olan. Aynı zamanda, yalnızca dışa açılma politikasının uygulanabilmesi için değil, yabancı sermaye girişinin arttırılması için de gerekli olan dönüşümleri gerçekleştirebilecek siyasal istikrarı sağlamış bir hükümet yaratılamıyordu.


İkinci Dünya Savaşından sonra emperyalist metropollerde 20 yıldan uzun süren hızlı büyüme dönemi 70’lerin başlarında hızını kaybederek son buldu ve 70’lerin sonuna doğru, özellikle Amerika ve Avrupa’da işçi sınıfının kazanımlarına yönelik topyekûn saldırılar başladı. Emperyalist-kapitalist sistem yeni bir bunalım dönemine adım atmaktaydı. Dünya burjuvazisi için krizden çıkışın yolu, var olan pazarları derinleştirmek ve yeni pazarlar bulmaktı ve bu ihtiyaca uygun olarak Türkiye gibi ülkeleri emperyalist pazara derinlemesine entegre etmek zorunluydu. Yani uluslararası sermaye ile Türkiye burjuvazisinin çıkarları çakışıyordu. İşte 24 Ocak kararları burjuvazinin dönüşüm sancılarına ve uluslararası sermayenin çıkarlarına bir yanıt olarak gelişti. TÜSİAD, “şiddetle ihtiyaç duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine çok yakından bağlıdır. Pazar ekonomisinden giderek uzaklaşan bir anlayışla ne Batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli kredileri, ne yatırımlar için gerekli dış sermayeyi bulabiliriz” diyordu. IMF ve Dünya __ası’nın dayatmaları da, ihracata dönük bir ekonomik uygulamanın başlatılması ve emperyalist sisteme tam entegrasyonun sağlanması doğrultusundaydı.

Bütün bunlar içinse tıkanan ve işlemez hale gelen ekonomiye ciddi bir müdahalede bulunulması gerekiyordu. Sonunda 24 Ocak 1980’de Demirel hükümeti bu doğrultuda bazı kararlar aldı. Kararların altında, daha sonra bunların yılmaz uygulayıcısı olacak Turgut Özal’ın imzası bulunuyordu. Kararlar doğrultusunda %49’luk bir devalüasyona gidildi. Tüm genel tüketim ve gıda maddelerinin yanı sıra, bütün sanayi hammaddelerine aşırı oranlarda zamlar yapıldı. Böylece IMF’den gelecek kredilerin yolu açılmış oluyordu. Ama burjuvazi bu kararların bir dikta rejimi kurulmadan uygulanamayacağını çok iyi biliyordu.


Türkiye’de dışa açık, ihracata dayalı, yabancı sermayeyi ülke içine çekecek, dünya kapitalist pazarıyla üst düzeyde bütünleşecek bir yapılanmaya geçilmek isteniyordu. Sermayenin önündeki engellerin kalkması için işçi sınıfının tüm kazanımlarının yok edilmesi ve sömürünün alabildiğine yoğunlaştırılması gerekiyordu ve bu da istikrarlı bir siyasal rejimin varlığına bağlıydı. Burjuvazi emperyalist kapitalist sisteme daha fazlasıyla entegre olabilmek için devletini de buna uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Ancak burjuvazinin kriziyle işçi sınıfının devrimci mücadelesinin ve Kürt halkının uyanışının aynı döneme gelmesi kapitalistler sınıfı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu.

"Dönüşüm"ün önündeki engel : sınıf mücadelesi

Türkiye’de sınıf mücadelesi 1974’de ivmelenmiş ve 1977’de tepe noktasına ulaşmıştı. Burjuvazi bu süreçte kitlelerin bilincini bulandırmak ve mücadelenin sivri uçlarını törpüleyerek düzen içi kanallarda boğmak için CHP’yi sol bir görünüme sokarak sahneye sürdü. “Karaoğlan” Ecevit burjuva basın tarafından şişirilerek halkın kurtarıcısı olarak sunuluyordu. CHP’nin işçi kitleleri tarafından bir kurtarıcı olarak görülmesinde Sovyet bürokrasisinin sözünden çıkmayan TKP’nin de büyük bir payı olmuştu.
[1]

1977 sermaye açısından ciddi bir krizin kendisini hissettirmeye başladığı yıl oldu. Ve yine 1977, işçi sınıfı hareketinin militanlık düzeyinin görülmedik bir seviyeye ulaştığı, burjuvazinin girdiği darboğazdan kurtulmak için yükselen harekete saldırmaya başladığı ve 1 Mayıs katliamının yapıldığı yılın adıdır. 1977 1 Mayıs’ına 500 bine yakın işçi ve emekçinin katılması rüzgârın proletaryadan yana estiğinin en büyük kanıtıydı. Küçük-burjuvazinin radikalleşen kesimleri de işçi sınıfının mücadelesinin yarattığı etkiden nasibini alıyordu. İşçi sınıfı sanayi bölgelerini ve şehrin her köşesini bir eylem alanına çevirebilmekteydi. İşçi sınıfının böyle bir güce ulaşmış olması, onun aslında potansiyel olarak düzeni değiştirecek bir güce sahip olduğunun somut-pratik ifadesiydi.

1977 yılı içinde grev sayısı 167 olurken, greve katılan işçi sayısı yaklaşık 60 bin ve işgünü kaybı 5.778.205’ti
.[2] DİSK Maden-İş tam 117 işyerinde 11 aya yakın bir grev gerçekleştirmişti. Bu grev tarihe “Büyük Grev” diye geçmişti. Toplumun her alanında ve işçi sınıfının tüm kesimlerinde bir kaynama söz konusuydu. Her yerde grevler, fabrika ve okul işgalleri, direnişler yaşanıyordu ve mücadele sertleşerek sürüyordu.

Yükselen devrimci işçi hareketi burjuvazi için bir savaş anlamına geliyordu. Krizini aşma ve dönüşümleri gerçekleştirme peşinde olan kapitalistler, devrim şarkılarının söylendiği, kitlelerin coşkunluk içinde devrime hazırlandığı bir ortamda hedeflerine bir adım dahi yaklaşamazlardı. Burjuvazi uluslararası sermaye sınıfını ve özelde de ABD’yi arkasına alarak planlı, topyekûn bir saldırıya geçti. MİT-CIA ürünü kontr-gerilla, burjuvazinin planını uygulamak için 1977’de 1 Mayıs mitingine saldırıp 39 işçiyi katletti.


İşçi hareketinin ve devrimci hareketin sindirilmesi, yığınların milliyetçilik-mezhepçilik temelinde bölünüp birbirine düşürülmesi için devrimci gençlik hareketine ve militan sınıf mücadelesine karşı faşist terör devreye sokuldu. Lümpen kesimler ve küçük-burjuvazi içinde örgütlenen faşist MHP, devletin beslediği başka paramiliter gruplar harekete geçirildi. Faşist paramiliter gruplar neredeyse tüm grevlere, mitinglere ve öğrencilere saldırmaya başladı. Her yerde çatışmalar, yaralılar, ölüler... Burjuvazi yığınlar üzerinde derin bir psikolojik çöküntü yaratmak istiyordu. İşçi sınıfının üzerinde estirilen terör ile tüm sendika, dernek ve devrimci örgütlere yönelik saldırıların amacı kitleleri korkutmak, pasifleştirmek, güvensizleştirmek ve sokağa çıkmalarını önlemekti.

16 Mart 1978’de faşistler İstanbul Üniversitesine saldırdı ve 7 öğrenci öldürüldü. Bu olaya karşı DİSK’in önderliğinde büyük bir tepki örgütlendi. 20 Mart’ta 2 saatlik üretimi durdurma eylemine 1 milyon işçi ve emekçi katıldı. Bundan sonra saldırıların boyutu genişleyerek devam etti. Önde gelen aydınlar, paramiliter ve faşist örgütler tarafından katledildi; işçi sınıfı ve öğrenciler üzerinde artan saldırılar Anadolu şehirlerine de kaydırıldı ve mezhep çatışmaları kışkırtıldı. İlk saldırılar Malatya-Sivas-Elazığ’da gerçekleştirildi ve bu şehirlerde yaşayan Aleviler ile Sünniler karşı karşıya getirildi. Buralarda bulunan TÖB-DER’e ve devrimci örgütlere ait binalar yakılıp yıkıldı. Çatışmalar tüm şehri sararak günlerce sürdü Malatya’da. Bu saldırıların ardından diğer şehirlerde de çatışmalar baş gösterecekti. Asıl büyük saldırı Kahramanmaraş’ta başlatıldı. 19 Aralık 1978’de başlayan saldırılar tam anlamıyla bir katliama dönüştü. Şehir yıkıldı, dağıtıldı ve yağmalandı. 25 Aralığa kadar süren çatışmalarda yüzün üzerinde insan faşistler tarafından hunharca katledildi ve yüzlercesi yaralandı; Alevi kökenliler şehri terk etmek zorunda kaldılar. Kahramanmaraş katliamı, DİSK önderliğinde ve çeşitli meslek ve öğrenci örgütlerinin de katılımıyla, 500 bin işçinin kısa süreli iş bırakmasıyla protesto edildi.


Aslında Kahramanmaraş, olayların gelişiminde bir dönemeç olduğu gibi, bir kırılmayı da ifade ediyordu. Faşist saldırıların yarattığı terör, sermayenin planlarını uygulamak için somut zemin hazırlamıştı. 1979’da sıkıyönetim ilan edildi. Ancak darbenin zemini hâlâ hazırlanmış değildi. Çünkü işçi sınıfı mücadeleyi bırakmamıştı; grevler, yürüyüşler, işgaller devam ediyordu. 1979’da 190 grev olurken yaklaşık 40 bin işçi greve çıkmıştı ve işgünü kaybı 2.217.347’ydi. 1980 yılı ise grev ve kaybolan işgünü sayısında görülen muazzam bir yükselişin ifadesiydi: 227 işyeri greve çıkarken, 36 bin işçi grev çadırlarındaydı ve işgünü kaybı dokuz aylık süre içinde 5.408.618’e ulaşmıştı. Burjuvazi için durum hâlâ korkutucuydu. Olaylar sıkıyönetim altında daha da tırmandırıldı; burjuvazi kitlelerin tepkisini kesin surette ölçmek istiyordu.

İzmir’de Tariş işletmesinde çalışan işçiler işten atılıp yerine faşistler alınmak istendi. Bu, planlı bir saldırıydı ve işçilerin fabrikaya sahip çıkacağı biliniyordu. Tariş direnişi sendikacıların ihanetiyle yenildi ve bu yenilgi gerek İzmir işçileri için gerekse Türkiye işçi sınıfı için bir moral bozukluğu dalgası yarattı.

Kahramanmaraş saldırısına benzer bir saldırı da 1980 Temmuzunda Çorum ve Fatsa’da gerçekleştirildi. 22 Temmuzda ise Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler katledildi. Özelikle Türkler’in öldürülmesi burjuvazi için mücadelenin seyri açısından çok büyük bir anlam ifade ediyordu. İşçilerin tepkisi ölçülmek isteniyordu ve Türkler’in katledilmesine verilecek yanıt burjuvazinin planları açısından belirleyici bir etken olacaktı. Türkler’in cenaze törenine yüz binlerce işçi ve devrimci katıldı. Ölümünün ardından 1 milyona yakın işçi üretimi durdurdu. Ancak sendikal bürokrasinin ve sendikalarda etkili olan TKP bürokrasisinin dizginlemesiyle tepkiler yatıştırıldı. Böylece kitle hareketi saldırılara etkili bir cevap veremeyerek pasif bir bekleme konumuna itilmiş oluyordu.


1 Mayıs 1977’de gerçekleştirilen katliamla başlayan ve ardından Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarıyla sıkıyönetimi meşrulaştıran darbe hazırlıkları, Tariş olayları ve Kemal Türkler’in öldürülmesiyle son testlerden de geçmiş oluyordu. Türkiye işçi sınıfı, başında devrimci bir önderlik olmadığı için bu dönemeç noktalarına eli kolu bağlanmış olarak girdi ve dağılmış, sindirilmiş, moral açıdan çökmüş olarak çıktı.

12 Eylül askeri darbesi ve yarattığı etkiler

Katliamlarla ve provokasyonlarla bir darbenin zeminini hazırlamaya çalışan burjuvazi açısından artık koşullar “olgunlaşmış”tı. TİSK, MESS, TÜSİAD gibi işveren örgütleri bir an önce darbenin yapılmasını istiyorlardı. Amaç, kapitalistler sınıfının kârlarını artırmak için işçilerin mücadelesini silah zoruyla bastıran bir baskı rejimi kurmaktı. 1980’in 11 Eylülünde, yani darbeye bir gün kala, TİSK başkanı Halit Narin üretimi nasıl arttıracaklarının formülünü açıklamıştı: “DGM’ler kurulmadan üretim artmaz”. Tüm işveren örgütleri işçi sınıfı üzerinde terör estirilmeden, işçi sınıfı baskı altına alınmadan sermayenin isteklerinin yerine gelemeyeceğini haykırıyorlardı. Aynı Halit Narin 12 Eylül’ün anlamını darbeden sonra şöyle açıklıyordu. “Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra onlarda”. Koç’a göre ise “12 Eylül devletin yeniden kurulması devri” idi.


Hakikaten de 12 Eylül’le birlikte devlet sermayenin ihtiyaçları temelinde yeniden organize edilmiştir. Askeri diktatörlük her şeyi yeniden düzenledi. Belediye başkanlarından ilçe kaymakamlarına kadar herkes görevlerinden alındı ve yerlerine askeri atamalar yapıldı. Meclis dağıtıldı, tüm yetki Milli Güvenlik Konseyinin elinde toplandı. MGK bir yıl dolmadan tam 268 kararname çıkardı ve devleti baştan aşağı yeniden inşa etti. Ama tüm bunlar bir yana, askeri diktatörlük ilk önce 12 Eylül günü grevde olan binlerce işçinin grev çadırlarını dağıttı. Tüm sendikal faaliyetler durduruldu, grevler yasaklandı; ücretler donduruldu. Türk-İş hariç tüm sendika ve dernekler kapatıldı. DİSK’in bütün malvarlığına el konuldu. Tüm siyasi partiler kapatıldı. Devrimci örgütler ve devrimciler üzerinde yoğun bir terör dalgası estirildi. On binlerce devrimci, işçi ve sendika yöneticisi tutuklanarak cezaevlerine tıkıldı; işkencelerden geçirildi ve askeri diktatörlük ağır cezalar verebilmek için devrimcileri yeni yasalar çıkana kadar yargılamadı bile.

Askeri diktatörlük işçi sınıfı yığınlarına adeta savaş açtı, sindirdi, korkuttu. 1963 ile 1980 arasındaki tüm kazanımlar bir günde askeri diktatörlük tarafından yok edildi. Artık grevler yoktu ve ücretleri Yüksek Hakem Kurulu belirleyecekti. Darbeyle birlikte binlerce işçi işten atıldı ve kara listeler oluşturuldu. SSK Kanununda değişikliğe gidildi. Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu yeniden düzenlendi; sendikalaşmanın önüne muazzam engeller dikildi, kıdem ve ihbar tazminatları kırpıldı, yıllık izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi. 1979’da gelir dağılımında işçilerin aldığı pay yüzde 32,8 iken, 1988’e gelindiğinde bu pay yüzde 14’e düşürülmüştü. Burjuvazi işçi sınıfını atomize etmek, eski mücadele geleneğini unutturmak ve düzen içi kanallarda boğmak için Türk-İş üst bürokrasisini devreye soktu. Türk-İş genel sekreteri Sadık Şide askeri diktatörlük hükümetine çalışma bakanı olarak alındı. Böylece bu bürokrasinin denetimindeki Türk-İş, burjuvazinin askeri diktatörlük altında işçi sınıfına karşı uyguladığı tüm saldırılara ortak olup destekleyen bir konuma itildi.

Burjuvazi bu durumdan oldukça memnundu. Turgut Özal: “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık”; Rahmi Koç: “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlandı”; İSO başkanı İbrahim Bodur: “12 Eylül’den sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının başarısını iki kat artırmıştır” demekteydi. Böylelikle hem uluslararası burjuvazi hem de Türk burjuvazisi askeri diktatörlükle birlikte siyasal istikrarı yakalamış oluyordu. Ayrıca o dönemde İran’da Mollaların iktidara gelmesi ve Afganistan’da SSCB’nin etkinliği, ABD’nin Asya’ya yönelik politikalarına ağır darbeler indirmişti. Yeni bir dünya konjonktürü oluşuyordu ve bu durum bölgede Türkiye’nin istikrarının bozulması, dengelerin hızla değişmesi anlamına geliyordu.
[3] Bundan dolayı ABD, Türkiye’yi emperyalist sisteme derinden entegre etmek, siyasal istikrar kazandırmak için darbeyi sonuna kadar destekledi ve örgütlenmesine yardımcı oldu. Bugün demokrasi havarisi kesilen AB burjuvazisi ise askeri darbeyi kendi kamuoyuna “ılımlı bir darbe” olarak sunmaktan geri durmadı.

Gericilik dönemi

12 Eylül yılları işçi sınıfı ve devrimci hareket için karanlık yıllardı. Tüm devrimci örgütler ve partiler büyük bir darbe yedi. 23.677 dernek faaliyetten men edildi; 650 bin kişi gözaltına alındı, 50 bin kişi siyasi mülteci olarak Avrupa ülkelerine sığındı; 700 idam istendi, 480 idam cezası kesinleşti, 48 kişi idam edildi. Yaklaşık 200 kişi işkencelerde öldürüldü. Kenan Evren idama mahkûm edilen devrimci işçi ve gençler için şöyle diyordu: “Asmayalım da besleyelim mi?”

Askeri diktatörlüğün aldığı kararlar ve yaptığı uygulamalar her türlü yargı denetiminden muaftı. MGK’nın aldığı 52 sayılı kararda şunlar yazıyordu: “Sıkıyönetim Komutanlıklarının kararlarının tartışılması ve haklarında kamu davası açılmış tüzel ve gerçek kişilerle ilgili olarak kamuoyunu yanıltıcı ve ilgilileri etkileyici sözlü-yazılı demeç ya da makale yayımı yoluyla beyan ve yorumda bulunmak da yasaktır.” Daha sonra bizzat askeri diktatörlük tarafından hazırlanan Anayasaya göre, cuntanın uygulamalarına ve cuntacılara karşı herhangi bir yasal işlem yapılamayacaktı. Askeri cunta siyasal alan üzerinde tam egemenliğini kurmuştu.

Bu 12 Eylül Anayasasıyla 1960 Anayasasının tüm görece demokratik yönleri ortadan kaldırıldı. 1960 Anayasasında demokrasi ve özgürlük adına sıralanan tüm haklar şimdi suç kapsamına dahil ediliyordu. Anti-demokratik yasalar emekçi kitlelerin karşısına her adımda çıkacak ve onları boğacak şekilde düzenleniyordu. Çalışma hayatını düzenleyen yasaları TİSK başkanı Rafet İbrahimoğlu’nun kaleme alması yeterince açıklayıcıdır.

Bu Anayasayla sendikalaşmanın ve örgütlenmenin önüne devasa engeller kondu; grev yapmak alabildiğine zorlaştırıldı. İşçi ve emekçiler sindirildi ve korkutuldu, örgütlülükleri dağıtıldı. 1984’e kadar işçiler tek bir grev girişiminde dahi bulunamadılar; 1986’ya kadar da pek farklı olmadı. Hazırlanan Anayasa 1983’ten itibaren parlamenter sisteme geçmeyi öngörüyordu; ama bu 12 Eylül rejiminin kalıcı hale getirildiği bir parlamenter sistem olacaktı. Bu karanlık dönemde, büyük bir korkutma harekâtı ve baskı altında yapılan oylamada Anayasa yüzde 90’ın üzerinde bir çoğunlukla kabul edildi ve Genelkurmay başkanı Kenan Evren otomatikman Cumhurbaşkanı seçildi.

1983’te yapılan seçimlere ancak askeri diktatörlüğün izin verdiği ve sayıları 2-3 taneyi aşmasına dahi tahammül edilmeyen düzmece burjuva partiler katılabildiler. Kenan Evren burjuvazinin özlemi olan istikrarlı bir sistemi kuracak en fazla iki yeni parti olması gerektiğini dile getiriyordu. Bunlardan birisi sözde solu temsil ettiği iddiasıyla ortaya sürülen Halkçı Parti iken, diğeri sözümona sağcı liberal politikayı temsil edecek olan Milliyetçi Demokrasi Partisiydi. Fakat, MGK’nın istemine pek de uygun gelişmeler olmamış ve başka partiler de kurulmuştu. Fakat MGK bu partileri seçimlere sokmamak için, partilerin kurucu üyelerini veto etmişti. Veto edilen kurucu üye sayısı bine çıkmıştı. Sonuçta seçimlere sadece cuntanın onayladığı MDP, HP ve 24 Ocak kararlarının hazırlayıcısı ve askeri diktatörlüğün başbakan yardımcısı olan Özal’ın ANAP’ı katıldı ve kazanan ANAP oldu. Ardından 24 Ocak kararları parlamenter sistem örtüsü altında ama özünde askeri diktatörlüğün estirdiği gericilik dalgası içinde sorunsuz uygulanmaya devam edildi.

Sonuç

Gericilik döneminin sonuçları, yalnızca işçi sınıfının eski kuşakları üzerinde değil, gelecek genç işçi kuşakları üzerinde de etkili oldu. Askeri diktatörlük altında işçiler üzerinde kurulan baskılarla, egemen kılınmaya çalışılan dini duygularla veya şans oyunları ve futbolla avutulmak istenen bir sınıf yaratılmaya çalışıldı. Fakat asıl etki daha sonra ortaya çıkacak ve politikadan uzaklaştırılmış, geçmiş dönemin tarihsel hafızasından tamamen yoksun işçi ve öğrenci kuşakları yaratılacaktı.1980 öncesindeki işçi hareketi ve devrimci hareket bugünün genç kuşakları için ya bir muammadır ya da çok eski zamanlara ait bir söylenceden ibarettir. Toplumun pasifize edilmesi ve kitlelerin devlet terörü aracılığıyla politikadan uzaklaştırılması, örgütlülüklerin dağıtılarak işçi sınıfının atomize edilmesi, bugünkü kuşaklara devrimci mücadele geleneğinin iletilmesini engellemiştir. Bu geleneğin devamının ve sürekliliğinin garantisi olacak devrimci Marksist bir partinin bulunmayışı ise sorunu çok daha çetrefilli ve kısa vadeli çözümlerle içinden çıkılamayacak bir boyuta taşımıştır.

Fakat diğer yandan kapitalist gelişmenin kaçınılmaz süreci bildiği yoldan ilerlemeyi sürdürmüş ve 1980’den bugüne işçi sınıfı kitlesinde çok büyük bir artış gerçekleşmiştir. Gerek modern sanayinin ülke çapına daha fazla yayılması, gerekse köyün çözülüp kente akmasıyla, milyonlarca insan işçi sınıfı kitlesine dahil olmuştur. İşçi sınıfı kitlesi nesnel anlamda 1970’lere nazaran daha büyük bir potansiyel taşımaktadır. Genç kuşak işçi sınıfının dünyada olup bitenlerden haberdar olma şansı bugün çok daha fazladır; dünya çapında yükselme işaretleri taşıyan işçi hareketi bakımından, bu kuşağın enternasyonalist bir sınıf bilincini alması geçmişe oranla daha kolay gözükmektedir.

Lâkin temel sorun enternasyonalist komünist bir devrimci partinin bulunmayışıdır. İçine girdiğimiz dünya süreci böylesi bir partinin inşasını hem çok daha acil kılıyor hem de bu görevi yerine getirmeyi bir parça daha kolaylaştıracak olan yeni bir yükseliş dalgasının işaretlerini barındırıyor. Dünya ekonomisi hâlâ derin bir kriz içinde; krizin nasıl aşılacağı ise kesin olarak bilinmiyor ve bu burjuva iktisatçıların uykularını kaçırıyor. Dünya burjuvazisi her zaman olduğu gibi krizin faturasını işçi sınıfına çıkartmak istiyor. Son süreçte hem Türkiye’de hem de Avrupa’da işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarına yönelik saldırılar sürüyor. Bir yandan da dünya emekçileri hızla emperyalist savaşların içine çekiliyor. Afganistan’da, Irak’ta ve Filistin’de olanlar gelecek günler için yeterince ipucu vermektedir. Türkiye burjuvazisi de savaş ganimetlerini kaçırmak istemiyor ve yayılmacı emelleri için emekçileri cephelere sürmekten çekinmiyor.

İşçi sınıfına devrimci bir önderlik sunmaya aday Marksist bir örgütlülük gerek ulusal gerekse de uluslararası düzeyde yaratılamadığı sürece, işçi sınıfının 12 Eylüllerden gerekli dersleri çıkarması ve iktidarı eline alacağı o büyük güne hazırlanması mümkün olmayacaktır. O halde Marksist devrimciler açısından öncelikli görevin ne olduğu çok açıktır: Sınıf savaşımının her alanında işçi sınıfına öncülük edebilecek ve onu devrime hazırlayacak enternasyonalist komünist bir önderliğin inşası için sınıf hareketi içinde kararlı ve inatçı bir çalışma yürütmek.


Dipnotlar :

[1] İşçi hareketinin politikleştiği ve doruk noktasına ulaştığı 1977’de yığınlara siyasal olarak önderlik edecek devrimci Bolşevik bir önderlik çıkmamıştır. Sendikal hareket içerisinde ve mesleki örgütlülüklerde çok önemli mevziler ele geçiren, gençlik hareketinde de önemli bir gücü olan TKP, Sovyet bürokrasisinin yön göstermesiyle sınıf işbirlikçi politikalar izleyerek sınıfa önderlik etmemiş, CHP’nin kuyruğuna takılmıştır.

[2] Petrol-İş 1988 Yıllığı, s.274

[3] 15 Ağustos 1980’de New York Times gazetesi şöyle yazıyordu: “Türkiye’deki durum Batı açısından bir bunalım arz ediyor. Çareler araştıran Batı’nın bu bunalıma daha fazla tahammülü yok. Çünkü Türkiye NATO’nun stratejik cephesi içinde... İran’ın kaybından sonra Doğu ile Batı arasında tampon ülke...

DARBECİLER YARGILANMALIDIR!

Kocaeli Tabip Odası Yönetim Kurulu



BASINA ve KAMUOYUNA

Bugün 12 Eylül, ülke tarihinin en karanlık, en baskıcı dönemlerinden birini başlatan 12 Eylül 1980 Darbesi’nin yıldönümü.

Dönüp anımsayalım;

“Demokrasi elbisesi bu ülkeye bol gelmektedir” o günlerde, “sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir”, sonradan cumhurbaşkanı olan o günlerin başbakanı “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demektedir.

Halk örgütlenmektedir, sınıf mücadelesi kızışmış, emekçiler sadece patronlar tarafından gasp edilen hakların alınmasını değil, emeğin iktidarını hedefleyen bir mücadeleye girmişlerdir. Hak grevlerinin yanında, siyasi talepleri olan, dayanışma grevleri de yapılmaktadır. Grevdeki işyerleri devletin kolluk kuvvetleri ve paramiliter faşist çeteler tarafından kuşatılmakta, kurşunlanmakta, işçiler öldürülmektedir grevleri kırmak için.

Üniversitelerde özgür ve demokratik eğitim talep eden öğrencileri sindirmek için devletin kolluk kuvvetleri ve yine paramiliter faşist çeteler aracılığıyla kanlı saldırılar yapılmaktadır. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dt. Sevinç Özgüner’in de aralarında bulunduğu onlarca aydın, emekçi, öğrenci, sanatçı, bilim adamı sokaklarda katledilmektedir.

Emek, örgütlülük, özgürlük talepleri baskı, işkence ve kanla yok edilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın, patronların isteği üzerine, emeği kısıtlayan, ancak sermayenin önünü açan, kamusal olanı tahrip edip özelleştirme adı altında patronlara peşkeş çekmeyi, sosyal devlet kavramını tarihe gömmeyi hedefleyen bir kararlar dizisi açıklanır; tarih 24 Ocak 1980’dir.

Ülkenin her yanında sıkıyönetim ilan edilmiştir. Emekçilerin her türlü haklı talebi sıkıyönetime takılmaktadır. Grevler yasadışı ilan edilmekte, özgürlük ve demokrasi talep eden herkes “vatan haini ve terörist” ilan edilmektedir. Yine de dönemin iktidarı bu kararları uygulamaya koymakta zorlanır.

12 Eylül 1980 sabahı beş general yönetime el koyarlar. ABD’de Beyaz Saray’da Başkan’a “bizim çocuklar işi becerdi” raporunu iletir CIA. “Terör” şıp diye kesilir. Örgütümüz Türk Tabipleri Birliği de dahil olmak üzere tüm örgütler kapatılır, her tür örgütlenme yasaklanır, milyonlarca insan fişlenir, yüzbinlerce insan işkencelerden geçirilir, hiçbir hukuku tanımayan, sadece beş generalin emirlerini uygulayan göstermelik mahkemelerce cezaevlerine tıkılır. “Asmayalım da besleyelim mi” diyerek 53 insanımız darağacında katledilir, binlercesi yıllarca cezaevlerinde kalmaya mahkum edilir.

Sonradan, “aslında darbeyi daha önce planlıyorduk, ama koşulların olgunlaşması için erteledik” diyecektir beş generalin başı; Kenan Evren, olgunlaşması beklenen koşullar sokaklarda katledilenlerin sayısının artması, darbenin meşruiyetini sorgulatmayacak sayıda insanımızın katledilmesidir. Darbe öncesinde katliamlar yapan paramiliter faşist çetelerin başbuğu “zihniyetimiz iktidarda ama biz cezaevindeyiz” diyerek darbenin kime ve neye hizmet etmekte olduğunu tarihe not düşer.

12 Eylül’ün ertesinde uygulamaya konan ekonomik ve siyasi program, baskı altında halka kabul ettirilen 1982 anayasası, 24 Ocak kararlarının yaşama geçirilmesidir. Dönemin icracı başbakanı da bu kararların “mucidi” ve darbe öncesinde patron örgütlerinin beyin takımında Turgut Özal’dır.

12 Eylül tarihi ülkemiz insanları için unutulmaması, unutturulmaması gereken bir dönüm noktasıdır. Darbe sonrası yürütülen ekonomik, sosyal ve siyasal program ülkemiz toplumsal yaşamında onarılması güç hasarlar yaratmıştır. Darbecilerin onaylayarak topluma dayattıkları ’82 Anayasası ile tüm demokratik haklar kısıtlanır ve örgütlenme, düşünce özgürlüğü gibi haklar yok edilirken, sermayenin önündeki engeller kaldırılmıştır.

Tarihin doğru yorumlanması, bugünü anlayabilmek için gerekli asgari koşulların başında gelir. Bugün, IMF ve Dünya __ası’nın direktifleri doğrultusunda ve AKP taşeronluğunda yürütülen özelleştirme, kamunun tasfiyesi, sosyal devletin yok edilmesi operasyonunun köklerinin aslında nerelere kadar uzandığını, bizlere anlatıldığı gibi “yeni” ve “çağdaş” değil, aslında oldukça eski olduğunu görebilmek için 12 Eylül tarihini unutmamalıyız.

Bugün 12 Eylül, Darbenin sorumluları hala yargılanamadı.

Halkımızı kendi geçmişine ve bugününe sahip çıkmaya çağırıyoruz.

 

FİKRET BAŞKAYA'NIN SAVUNMASI'NDA 12 EYLÜL

Fikret Başkaya'nın 2 Mart 2005 de Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesinde yaptığı savunma



Sayın Yargıç,

Bundan 12 yıl önce yazdığım iki makalede, TCK'nın 159/1'inci maddesinde belirtilen suçu işlediğim, “Türk devletinin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif ettiğim” iddia edilerek, savcılık makamı tarafından 3 yıla kadar hapisle cezalandırılmam istenmektedir. Söz konusu yazılardan birinde 12 Eylül askeri cuntası döneminde yapılan işkencelerden söz edilmekte, diğerinde de Sivas katliamında devletin sorumluluğu hatırlatılmaktadır. Günlük, Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan bu iki yazı, 4 yıl sonra “Akıntıya Karşı Yazılar” adlı kitapta tekrar yayınlandı, 2002 de bir defa daha yayınlandı. Ancak kitabın ikinci baskısının (yazının üçüncü baskısı) yapıldığı 2003 de dava açıldı. Eğer bu yazılarda bir suç unsuru var idiyse, savcılık makamı neden dava açmak için tam 10 yıl bekledi? Üzerime atılan bu komik suçu kabullenmem asla mümkün değildir. Daha da ötede, hakkımda böyle bir dava açılmış olması, tam bir skandaldır. Şahsıma yönelik suçlamalardan biri, işkencecileri teşhir etmem, diğeri de 37 değerli insanımızın diri diri yakılmasında devletin dahil olduğunu söylememdir. 12 Eylül cuntasının bizzat kendisi büyük bir suçtu, zira cuntacı generaller seçimle gelmiş bir hükümeti yıkmış, anayasa suçu işlemişlerdi. Sadece bu gerekçe bile, cuntacıların yargılanması için yeterliydi. Cuntacılar Türkiye'yi 780 bin kilometre karelik bir işkencehaneye çevirdiler, insanlık suçu işlediler. Neden insanlık suçu işleyenleri değil de beni yargılıyorsunuz? Aslında bu durum, suçlunun değil, suçluyu işaret edenin peşine düşmektir... Ayıbın üstüne gitmek yerine, ayıbı açığa vuranın peşine düşmektir... Ayıbı açığa vurmak daha büyük ayıp olduğu için mi? Dolayısıyla burada bir yanlışlık var. Bu, yanlış açılmış bir davadır... Devletin manevi şahsiyetinin “tahkir ve tezyif edildiği” söyleniyor. Yüz binlerce kişi işkenceden geçirilirken, yüzlercesi işkencehanelerde can verirken, devletin manevi şahsiyeti ‘güçleniyor muydu?' Devlet otoritesini kullanan kamu görevlileri ne kadar çok işkence yaparsa, devletin maneviyatı o kadar mı yükseliyor? Ortalama mantık ve muhâkeme yeteneğine sahip her insan, ‘devletin manevi şahsiyeti' diye bir şeyin olmayacağını, olamayacağını gayet iyi bilir. Son tahlilde devlet, bir tüzel kişiliktir. Tüzel kişilerin maneviyat dünyasıyla bir ilgisi yoktur. Zira, maneviyat, irade ve bilinç sahibi insanlara mahsus bir şeydir. Devleti ağlarken, gülerken, pikniğe giderken hiç gören olmuş mudur? Bir kısım akıl-ı evvel kanuna öyle yazdı diye, öyle olması gerekmiyor. Bugüne kadar nice tiranlar, zâlimler, kanlı diktatörler, halk düşmanı rejimler, en temel hukuk ilkesinin, en temel insan haklarının bile inkârı olan nice kanunlar çıkarmışlardır, ama, bunlar uygar insanlık vicdanı tarafından lânetlenmiştir. Zaten bu tür safsataların hiçbir kıymet-i harbiyesinin olması da mümkün değildir. Zira, hukuk ilkeleri, hukuk kuralları ve kanunlar, evrensel etik değerlerden neşet ettiğinde bir değere sahip olabilirler. Devletin manevi şahsiyeti olmadığı gibi, hakkımda açılan davanın da hukukî mesnedi yoktur. Yargılanmakta olduğum TCK'nın 159'uncu maddesine gelince: Bu madde 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'ndan 1926 da TCK'ye aktarılmış, İtalya'da faşizmin iktidarda olduğu 1930'lu yıllarda yapılan değişiklikler TCK'ye da yansıtılmıştır. Bu madde, toplum karşısında devleti koruyan, ‘Kutsal Devlet' anlayışını dayatan bir maddedir. Dolayısıyla, modernite öncesine ait bir zihniyeti temsil etmektedir. Bilindiği gibi, modernite , kutsal devlet anlayışını çoktan mahkûm etmiştir. Daha da ötede bu madde, faşist ideolojiyi yansıtmaktadır. Zira, modern dünyada asıl korunması gereken devlet değil, yurttaşlardır. Dolayısıyla, bu madde, bireyi yok sayan, devleti kutsayan, şimdilerde çoktan terkedilmiş ‘hikmet-i hükümetçi zihniyetin, “devletin yüksek çıkarları” zihniyetinin eseri olan bir maddedir. Bugün hâlâ böyle bir kanun maddesinin yürürlükte olması bir talihsizliktir ve süratle yürürlükten kaldırılmalıdır. Fakat, TCK'nın 159/1 maddesi, yeni TCK'nın 302'nci maddesinde de aynen korunmaktadır. Bu maddenin asıl işlevi, düşünceyi yasaklayarak, özgür tartışmanın koşullarını ortadan kaldırmaktır. Bu tür bir mevzuat yürürlükte kaldıkça, Türkiye'de ifade (düşünce) özgürlüğünden asla söz edilemeyecektir. Zira, söz konusu madde, siyasi iktidar sorumluluğu taşıyanları ve iktidarı kullananları eleştirinin dışında tutma amacı taşımaktadır. İfade (düşünce) özgürlüğü yasaklanmaya devam edildikçe, devlet aygıtını saran çürüme de derinleşmeye devam edecektir. Bugün devlet aygıtının tüm unsurlarına sirayet etmiş olan yolsuzluk ve çürümenin başlıca nedenlerinden biri, ifade özgürlüğünün, dolayısıyla da özgür tartışmanın yasaklanmış olmasıdır... Bilindiği gibi, ifade (düşünce) özgürlüğünün varlık nedeni devleti ve onun işlemlerini, tasarruflarını ve uygulamalarını eleştirmektir. Aksi halde ifade özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Bu gerçek iyice anlaşılmadan yapılan ve yapılacak olan kanun değişikliklerinin bir kıymet-i harbiyesi olamaz... Eğer bir ülkede insanların kaderini belirleyen kararları alanlar ve onları uygulayanlar eleştirilemiyorsa, orada ifade özgürlüğünden, moderniteden , demokrasiden, insan haklarından, hukuktan ve hukuk devletinden söz etmek mümkün değildir. Aslında bu tür kanun maddeleriyle asıl korunan ve korunmak istenen, çoktandır kendilerini “memleketin sahibi' olarak görmeye alışık belirli güç odaklarının ayrıcalıkları ve çıkarlarıdır. Aslında devleti koruma söylemi ve bu tür kanun maddeleri, ‘büyük hırsızları, yağmacıları, hortumcuları, katliamcıları, devlet içine çöreklenmiş canileri koruma' maddeleridir... Ne yazık ki, bu seksen yıllık bir gelenektir. Sadece 12 Eylül cuntasının generalleri değil, o dönemde siyasi iktidarı kullanan herkes işkencelerden sorumludur, topluca insanlık suçu işlemişlerdir ve mutlaka yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekir. İşkence sorumluluğu bizzat ve bilfiil işkenceyi yapanla sınırlı da değildir. Nitekim, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün 1984 tarihli Cenevre Konvansiyonu, bu konuya açıklık getirmiştir. Konvansiyonun işkencenin tanımının yapıldığı birinci maddesinde, işkenceyi yapanla birlikte, işkence emrini veren kamu görevlisinin, göz yuman, teşvik eden, onaylayan diğer yetkili kamu görevlilerinin, amirlerin de işkence faili sayılması gerektiğini kabul etmektedir. Oysa,Türkiye'de işkenceciler devlet tarafından korunuyor ve cezalandırmak şurada dursun terfi ettiriliyor. Elbette işkencenin kural olduğu bir rejimde işkencecilerin korunması şaşırtıcı değildir. Sadece 12 Eylül döneminde değil, Türkiye'de işkence genel geçer, sistematik bir sorgulama yöntemidir. 12 Eylül 1980 –31 Aralık 1980 arası yaklaşık iki buçuk aylık dönemde, 43 kişi işkenceyle öldürülmüştür. Elde edilebilen resmî verilere göre, 12 Eylül 1980'le 12 Eylül 1995 aralığında işkenceden ölenlerin sayısı 460 dır. 12 Eylül 1980 ‘e kadarki 13 yıllık sürede işkencede ölenlerin sayısı da 20 dir ... Bu rakamlar cuntacı generallerin neyin peşinde oldukları, hangi karanlık misyonun hizmetinde olduklarını göstermiyor mu? Cuntacı generaller ‘ülkeye huzur ve güven getirmek için' seçimle gelmiş hükümeti yıktıklarını söylemişlerdi. Şu rakamlar ülkeye ‘huzur ve güvenin' nasıl getirildiği hakkında fikir verecektir: 650 binden fazla insan göz altına alınmıştır, bunların büyük çoğunluğu işkenceden geçirilmiştir. 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiştir, 210 bin dava açılmış ve 230 bin kişi yargılanmıştır, 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 517 kişiye idam cezası verilmiş ve bunlardan 50'si asılmıştır...Generallerin marifeti elbette bunlarla sınırlı değildir... Bugüne kadar insanlık suçu işlemiş olan generallerin yargılanmamış olması, bu toplumun ayıbıdır. Er ya da geç, ama mutlaka yargılanacaklardır. Zira, tarih bize toplum hafızasının bu tür vahşetleri unutmadığını ve vakti geldiğinde hesap sorulduğunu göstermektedir. Sivas katliamına gelince. Ortada 70 milyon insanın gözleri önünde gerçekleşmiş bir katliam, utanç verici bir vahşet var. Eğer devlet otoritesini kullanan siyasiler ve görevliler isteselerdi, bu vahşet yaşanmaz, toplum olarak bu utancın altında ezilmezdik. Sivas Katliamıyla, 6-7 Eylül olayları, 1 Mayıs 1977 ‘Taksim katliamı”, 1979, Maraş, Çorum, Sivas katliamları ve daha niceleri arasında büyük benzerlik var. Bu bir ‘Susurluk geleneğidir' ve kökleri 1910'lu yıllara kadar gerilere gitmektedir... Tüm bu vahşetlerin, katliamların, cinayetlerin arkasında da benim asıl devlet partisi dediğim, güç ve iktidar odağı bulunmaktadır. Türkiye'yi asıl yöneten de asıl devlet partisidir. Cuntanın eseri olan 1982 Anayasası'nın geçici 15'inci maddesini sorun yapmayan, sanki öyle bir şey yokmuş gibi davranan bir parlamento olabilir mi? Böyle bir ülkede demokrasiden, insan haklarından söz edilebilir mi? Parlamentonun işi cuntanın arabasını sürmek midir? Çeyrek yüzyıl boyunca parlamento kaç defa ‘yenilendi', ama kimse 15'inci maddeyi sorun etmedi. Türkiye'de seçimle gelen hükümetler asıl devlet partisinin taşeronudur. Bu ikilik ortadan kaldırılmadıkça, görünen ve gerçek iktidar ayrımı devam ettikçe, Susurluk geleneği de devam edecektir. Bu toplumun tarihini bilenler, halkın kendiliğinden bu tür aşırılıklara girişmediğini bilirler. Toplumun kültüründe bu tür aşırılıklar yoktur. Devletin özendirmesi, kışkırtması, manipülasyonu , tahriki olmadan yapılmış tek bir katliam örneği de yoktur. Olay bir kısım devlet ajanları tarafından kışkırtılmış, müdahale etmek durumunda olanlar da vaktinde müdahale etmemişlerdir. Gerçek failleri gözden kaçırmak için de gelişi güzel insanlar yakalanıp, yargılanmıştır. Olayın hemen ardından yapılan açıklamalar, sonraki dönemde yetkililerin, tanıkların, savunma avukatlarının beyanları, gazete yazıları ve video çekimleri, söylediklerimi doğrular niteliktedir. Dava yeniden açılmalı ve ‘asıl sorumlular' yargılanmalıdır. Fakat sadece katliamcılar değil, o dönemde idari ve siyasi sorumluluğu olan herkesten hesap sorulmalıdır. Türkiye'nin yakın geçmişinde üstü örtülmüş yegane katliâm Sivas katliâmı değil. Geçmişin üstü örtülmüş suçları yalan çöplüğüne benziyor ve geleceğe kök salıp bugünü de kirletiyor. Ve, çöplüklerde biriken metan gazı gibi bir gün mutlaka patlıyor. Toplumun dününü ve bugününü karartanlar geleceğini de karartıyorlar. Bugüne kadar karanlıkta kalmış tüm katliamları, tüm toplu cinayetleri ve vahşetleri aydınlatmak için, sınırsız soruşturma yetkisine sahip, üyeleri doğrudan halk tarafından seçilen, bir yargıçlar meclisi oluşturulmalı, karanlıkta kalmış katliamları ve cinayetleri soruşturup, açığa çıkartmalıdır. Zira, bu toplumun insanlarının gerçeği bilmeye hakları vardır. Maruzatım bundan ibarettir.

Saygılarımla...
 

12 EYLÜL'ÜN İZLERİNİN SİLİNMESİ, TÜM HALK GÜÇLERİNİN BİRLEŞİK MÜCADELESİNDEN GEÇER
 

Memet Kılınçaslan
EMEP Genel Başkan Yardımcısı


12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardından geçen 24 yıla rağmen, 12 Eylül faşist darbesinin izleri ve halkı sindirmeye yönelik çıkarılan yasaları hâlâ varlığını sürdürüyor.

12 Eylül halkın demokrasi mücadelesini ezmiş, bir çok demokratik örgütlenmeyi tasfiye etmiş ve 24 Ocak Ekonomik kararlarının uygulanmasının zeminini oluşturmuştur. İşkence, kayıplar, faili meçhul cinayetler, F tipi cezaevlerinde ölüm oruçlarında ölenler, özelleştirme politikaları, Anadoluda yaşayan diğer halkları sindirme asimile etme politikaları, işsizlik, yoksulluk, intiharlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar vb. bunun bir sonucu olarak yaşanmıştır.

12 Eylül'ün ürünü olan YÖK, RTÜK gibi kurumlar ve bu kurumların AKP hükümeti tarafından yeniden yapılandırmaları , darbenin üniversitelere soktuğu liberal politikaları ve üniversiteleri ticaret haneye dönüştüren uygulamalarını daha da pekiştirmekten öteye gidememiştir.

Darbecilerin iddia ettiği barış ortamı hiç sağlanamamıştır. Kürt sorunun varlığı çözüm için acililiyetini koruması bunun en önemli kanıtıdır. Kitle örgütlerinin, sendikaların, siyasi partilerin, derneklerin eşitlik, kardeşlik, barış talepleri yine yönetenler tarafından kulak arkası ediliyor. Demokrasi için mücadele edenler hakkında soruşturmalar, göz altılar, cezalar devam ediyor.

Yaşananlar 12 Eylül Zihniyetinden Bağımsız Değildir

Bütün bunların yanısıra sözde demokratikleşme ve AB'ye uyum adı altında AKP hükümetinin Anayasa'da yaptığı değişiklikler, Ceza yasasında yapılmak istenen yeni düzenlemeler 12 Eylül hukuğunun yasalardaki egemenliğini ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Eski ceza yasasından daha antidemokratik bir yasa gündemdedir. Bu yasa, mahkumları birer ucuz iş gücü görerek, cezaevlerini çalışma kampına dönüştürmektedir.

24 Ocak kararlarının devamı olan sağlık ve eğitim alanında ki özelleştirmeler, Kamu Rejimi Reformu Yasa Tasarısıyla yüzbinlerce emekçinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması, iş yasalarındaki köleci zihniyet, 12 Eylül zihniyetinden bağımsız değildir.

Bağımsız, Demokratik Türkiye İçin 12 Eylül'ün Bütün İzleri Silinmelidir

12 Eylül'ün yarattığı kurumların ortadan kaldırılması, YÖK'ün varlığına son verilerek demokratik, bilimsel, özerk üniversitelerin kurulması, RTÜK'ün kapatılarak halkın haber alma özgürlüğünün sağlanması, 1982 Anayasasının tümden iptal edilip demokratik, eşitlikçi, halkın ihtiyaçlarına uygun yeni bir anayasa hazırlanması bugün de acil bir ihtiyaçtır. Darbeciler yargılanmalı, hak ettikleri cezalara çarptırılmalıdır.

Bu aynı zamanda bağımsız, demokratik bir Türkiye özleminin gerçekleşmesi için zorunludur. Böyle bir Türkiye'yi işçi emekçi halk güçlerinin birleşik gücü yaratabilir. 12 Eylül'ün yıl dönümü vesilesi ile tüm demokratik halk güçlerini, aydınlarımızı, bilim insanlarını bir kez daha birleşmeye ve mücadeleye çağırıyoruz.

Evren, 12 Eylül'den önce bana, 'Sıkıyönetimi beceremedik' dedi

Biz Türkiye'yi yönetemedik. Asker de yetkisini kullanamadı. Evren 'Biz bu sıkıyönetimi beceremedik' diyerek benden yeni yetki istedi. Yetki verilmediği halde 11 Eylül'de akan kan 13 Eylül'de nasıl durdu?

MURAT YETKİN

                                                BAŞLARKEN
12 Eylül 1980 askeri darbesi üzerinden 25 yıl geçti. 12 Eylül, Türkiye'nin çok partili siteme geçmesi ardından, neredeyse her on yılda bir yaşadığı darbeler serisinin sonuncusu oldu.
Geniş kitlelerin can güvenliğinden başka hiçbir şey düşünemez hale geldiği bir ortamda, belki de o ortamın oluşmasına göz yumularak geldi. Şiddetin yaygın kullanıldığı bir dönemdi. Türkiye umalım ve uyanık olalım da, bir daha hiç o günleri yaşamasın.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 12 Eylül 1980'de, 12 Mart 1971'den sonra ikinci kez askerler tarafından Başbakanlık'tan indirildi. Üstelik bu kez gözaltına alınarak Başbakanlık'tan alındı. Demirel bugüne dek 12 Eylül dönemine ilişkin olarak çok sayıda, bazıları okuyacağınızdan daha çok ayrıntılar içeren açıklamalar yaptı. Ancak bugüne dek bu röportajda olduğu türden tahlil ve saptamaları hiç yapmadı. 12 Eylül müdahalesine giden yolda dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile yaptığı yetki tartışmalarına ait bazı önemli ayrıntılar ilk kez bu çerçevede su yüzüne çıkıyor. Keza Demirel'in 28 Şubat sürecine ve asker-sivil ilişkilerine ilişkin verdiği bazı önemli ayrıntılar da ilk kez bu dizide okura sunulacak. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in darbelerin ortak yönlerinin izini sürüp 1912 tarihini bulması da derin devlet tartışmalarına bir katkı olacağa benziyor. Süleyman Demirel'in yıllar sonra gelen büyük itirafı ise "Yönetemedik, gücümüz yetmedi. Tartışamadık, bastırdık" sözleridir. Bunlar, Türkiye'deki rejimin niteliği üzerine yeni tartışmalar başlatmaya aday saptamalar. Ben bu röportajı yayına hazırlarken "Keşke Süleyman Demirel bu saptamaları 25 yıl önce de söyleyebilmiş olsaydı" diye içimden geçirdim. Bakalım okuyunca sizler ne diyeceksiniz?


'Türk siyasetinin son 55 yılında ben varım. İlk on yılında devletin memuru olarak. Sonra kırk yıl, siyasetçi, parti başkanı, muhalefet lideri, başbakan, cumhurbaşkanı olarak. Bir ülkenin siyasetinde olabilecek hemen her şey Türkiye'nin başına geldi, benim başıma da geldi. Hepsinin içinden sıyrıldım çıktım. 16 Mayıs 2000'de burada, benim için Güniz Sokak'ta toplanan kalabalığa "Maratonu bitirdim" dedim. Son beş yıldır siyasetin ne içindeyim, ne dışındayım, odamdan izliyorum."
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, oturduğu köşeden sol işaret parmağını oturduğum koltuğa uzatarak devam ediyor:
"11 Eylül 1980 akşamı, saat 21.00 sularında, oturduğun o koltukta Van Milletvekili Kinyas Kartal oturuyordu. İlinin bir sorununu konuştuk. Sonra, Kahramanmaraş'tan senatör ve vekil arkadaşlar geldi. 14 Eylül pazar günü Menzelet barajının temelini atacaktık.
Onları yolcu ettikten sonra, 22.30'a doğru, İçişleri Bakanı Orhan Erel geldi. 'Emniyet müdürleri ortada yok' dedi; 'Öğlen Genelkurmay'dan çağırmışlar. Sonra bir daha görünmediler. Garip bir şey oluyor.' Onu beklettim, o da işte o koltuğa oturdu. 23.30'da Milli Savunma Bakanı İhsan Birincioğlu geldi. "Evimin önündeki nöbetçileri almışlar" dedi. Birincioğlu ile o gün 17.00 civarında bir konuşmamız olmuştu. Birtakım haberler geliyordu; 'Askerler müdahale edecek' diye."

                                   Kapıdaki nöbetçileri aldılar
Haber MİT'ten mi gelmişti?
"Yok, resmi kanallardan gelmez bu haberler Türkiye'de. Devletin geleneği öyledir. MİT, Emniyet filan söylemez, bilse de söylemez. Ama sızar bu bilgiler. Mesela bana İstanbul'dan gelmişti. Ben de saat 17.00 civarında Birincioğlu'na 'Ne oluyor etrafta?' diye sorunca, 'Müsteşarım rejime bağlı bir arkadaştır, bir konuşayım' demiş, sonra 'Burada bir şey yok' diye bilgi vermişti.
Ben, gelen haberler üzerine yine saat 17.00 civarında, cumhurbaşkanlığına vekâlet eden İhsan Sabri Çağlayangil'i de telefonla aramıştım. 'Birtakım bilgiler var, müdahale konuşuluyor. Senin bugün Genelkurmay İkinci Başkanı (Orgeneral Haydar Saltık) ile görüşmen var, sen eski polissin, laf almasını bilirsin, bak bakalım ne çıkıyor' demiştim. İhsan Sabri bir süre sonra aramış, 'Bir şey sezemedim' demişti.
Birincioğlu da 'Bir şey yok' demişti ama, şimdi nöbetçileri alınıyor, açıklama yapılmıyor. Müsteşarını bir daha aramasını istedim. Müsteşar telefona çıkmıyor, bakanın telefonuna çıkmıyor. Biz durumu tahmin ettik. Saat 01.00 oldu, benim kapının önündeki nöbetçileri de aldılar. Biz bekliyoruz. 03.00'te radyodan bildiri okundu; ihtilal beyannamesi, yönetime el koyuyorlar. Saat sabah 05.00'e doğru, artık 12 Eylül olmuş, Nahit Menteşe geldi. 'Beni Genelkurmay'a çağırdılar' dedi. 'Sizi götürecekler. Gelibolu'ya götürecekler'
.

                                        Her şey örtbas edildi
Ben orta kata çıktım. O sırada ezan okunuyor, namazımı kıldım. Nazmiye hanım 'Ben de geleceğim' diyor, ben olmaz diyorum. Menteşe, askerlerin eşlerin eşlik etmesine izin vereceğini söyledi. Birlikte hazırlandık. Nihayet saat 7.30'a doğru geldiler, bizi aldılar, yola koyulduk. Sonra, yıllar sonra, üzerimizdeki yasaklar kalkmış, Kenan Evren'le karşılaştık. '11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül günü nasıl durdu? Kanın üzerinde oturuyorsunuz.' dedim. Cevap vermedi. İşte bunların içinden çıktık bu günlere geldik."
Demirel'le Güniz Sokak'ta yalnızca 12 Eylül'ü ve askeri darbeleri değil, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin neden işleyemediğini, bunun ne anlama geldiğini de konuşuyoruz.
Anlatıyor: "Bu devletin yönetimi güçtür, güç de olmuştur geçen 80 sene zarfında. Söyleyeceğim şeylerin kişilerle alakası yoktur. Devletimi küçük düşürmek ya da hırpalamak değil benim istediğim. Benim söylemek istediğim, devletimin daha iyi şartlarda daha güçlü olmasını sağlayacak demokratik düşüncenin bir müşahadesidir.
Bizim devletimizin yönetimindeki güçlük nerden geliyor? Devletin kusurları neydi? Biz bunları konuşamadık. Hep bastırdık, toprağın altına. 1970'li yıllardan Türkiye çok şey öğrenemedi, pek çok şey tartışılamadı, örtbas edildi, başka istikamete kaydırıldı."

                                     Sistem bugün de yetmiyor
Neden tartışamadınız? Daha sonra da hükümet oldunuz, cumhurbaşkanı oldunuz. Tartışmanıza ne engel vardı?
Türkiye meseleleri tartışmıyor ki, sabrımız tartışmaya müsait değil, birbirimizi anlamıyoruz, anlamak için gayret sarf etmiyoruz. Çok önyargılıyız ve yanıltıcı habere çok çabuk inanıyoruz. Tahammül gücümüz yok. Yönetimi yapamadık. Yönetemedik Türkiye'yi, sistem de yetmedi, gücümüz de yetmedi. Sistem bugün de yetmiyor. Sistem etkin bir sistem değil. Onu anlatacağım."
Demirel çayından bir yudum alıp devam ediyor: "1970'li yıllarda çeşitli dönemlerde hükümette oldum. 70'in başından, 71'in 12 Martı'na kadar. 75 Mart'ında hükümettim, 78 Ocakı'na kadar. 79 Kasım'ında hükümettim, 12 Eylül 80'e kadar. Üç defa hükümette oldum, dört defa hükümet kurdum. Senin yazında 'Lanetli 78' dediğin yılı yaşadım. Ve 79'un tablosunu çıkartsam ondan daha da kanlıdır. 79'un 14 Ekim'inde Türkiye seçime gitti. Bu seçim milletvekili araseçimi ve kısmi Senato seçimiydi. Benim başında bulunduğum parti (Adalet Partisi-AP) beş milletvekilinin beşini, 50 senatörün 33'nü aldı; oyların yüzde 55'i.
Günün hükümet başkanı Bülent Ecevit, 16 Ekim günü Çankaya'ya çıkıp istifa etti. "Türkiye'yi yönetmek AP'nin sorumluluğunda olmalıdır" dedi ve biz de bundan kaçamadık. Devraldığımız Türkiye kan çanağı, kuyruklar, yokluklar ülkesi. Isınacak mazot yok, benzin yok, yağ yok, şeker yok, dışarıdan satın alacak bir kuruş yok, fabrikaların hammaddesi yok ve ilaç yok. Biz bunu sırtlandık ve aynı zamanda bir azınlık hükümeti kurmak zorunda kaldık. 11 aydır sıkıyönetim vardı. Sıkıyönetim bir devletin başvuracağı en son çaredir."

                                 Genelkurmay'da kritik toplantı
Demirel elinde yıllar öncesinden kalan tutanakları, belgeleri göstererek devam ediyor:
"4 Aralık 1979, çok önemli bir tarihtir. Ben Ankara'da sıkıyönetim komutanlarını bakanlarımla birlikte topladım Genelkurmay'da, büyük salonda. On saat sürdü. Daha sonra 12 Eylül'de yönetime el koyacak bütün kadro orada. Onlara şunu söyledim: Rahatsızlığı halk yaratmıyor, devletten maaş alan, veya devletin himayesinde olanlar yapıyor. Bunun karşısında devlet '78 sonuna kadar sessizdir (18-24 Aralık 1978'de 105 kişinin öldüğü Kahramanmaraş olayları ardından 26 Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti). Mesele ciddiye alınmamıştır. Köküne inmemişiz, istihbarat yok, idare yardımcı olmamış. Buna birinin bir şey demesi lazım, kamuoyunun bir şey demesi lazım. Yani bu noktaya gelinceye kadar kimse bir şey diyemiyor. Böyle rezalet olmaz. İngiliz Başbakanı Chamberlain, Norveç olayıyla karşı karşıya kaldıktan sonra İngiliz Parlamentosu'nda, kendi partisinin, Muhafazakâr Parti'nin grubunca, "Please go-Lütfen çekil" diye istifaya zorlandı.

                                  Polisler birbiriyle çatışıyordu
Burada, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor her şey. Polis birbiriyle dövüşür, afiş asar hale getirilmiştir. Vatandaş şahitlik yapmıyor, adalet çalışmıyor, sivil mahkeme ceza vermiyor, cezaevleri yol geçen hanı. Tehdidin beynini bulamamışız. Vaktimiz yok, yıldırım savaşı şeklinde yapacağız, ne lazımsa onu bulacağız, mevcut imkân ve yasaları sonuna kadar kullanalım, idari tedbirleri hemen alıp icra edelim, yasalar çıkartalım, psikolojik savaşa iyi bir kadroyla girelim. Bunları söylüyorum askerlere, zabıtlarda var. Ve diyorum ki, demokratik otoriteyi sağlamaya mecburuz. Silahlı Kuvvetlerimizin başarılı olması lazımdır. Silahlı Kuvvetlerin başarılı olmaması halinde ne olacağını düşünmek istemiyorum. Memleketimizde her şey kanun ve nizam hâkimiyetinin sağlanmasına bağlıdır.
Bu sözler, sekiz ay sonra 12 Eylül beyannamesinde yer aldı, iyi mi?
İşleyen devlet, temel hak ve hürriyetleri koruyan devlettir. Oysa tablo bir felaket. Devlet boşluğu meydana gelmiş. Biz hükümet olarak, ekonomik kısmında lazım gelen tedbirleri almışız, 24 Ocak 80 Kararlarından söz ediyorum. Ama kanun, nizam hâkimiyeti bir türlü sağlanmamış."


                                 Evren, 'Biz beceremedik' dedi
Kenan Evren 'Biz bu sıkıyönetim işini başarıya ulaştıramadık' diyerek benden yeni yetkiler istedi. 'Yetmiyor' dedikleri yetkiler daha sonra kâfi geldi. 12 Eylül de o yetkilerle yapıldı

12 Eylül durdurulabilir miydi?
Anayasa'yı kaldırıyor, Meclis'i kaldırıyor. Yani kendisinde bu kadar kararlılık ve güç hisseden bir hareketi ben neyle durduracaktım? Benim ikinci bir ordum yok ki, onunla durdurayım. Ve ancak bir şekilde durur bu çeşit şeyler. Daha önce haber alırsın, kanuni muamele yaparsın. Bir sene öncesinde bilgim olsa kanuni muamele yapardım.
Bir sene önceden miydi hazırlığı?
Bedrettin Demirel'in beyanı var. Diyor ki, 'Biz bunu bir sene önce yapmalıydık'. Orgeneral, o zaman Akademiler kumandanı, 'Ama olgunlaşsın diye bekledik' diyor. Bunu yapıyor, ama ben hükümetim, bana tek bir suçlamada bulunmuyor. Çünkü kendisi biliyor: Ben, kendisine 'Ne istersen yapacağım' demişim.

Saklanan uyarı mektubu
Siz bunu dediğinizde talepte bulunmadılar mı? Yani daha öncesinde, örneğin 4 Aralık'ta?
Uyarı mektubunu anlatayım sana. 1980 yılının birinci günü Köşk'ten Deniz Yaveri telefon ediyor, "Sayın Cumhurbaşkanı sizinle görüşmek istiyor" diyor. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, bana bir mektup çıkarıp veriyor. Muhalefet liderine de veriyor daha sonra. 'Bu mektup bana bir hafta önce geldi, fakat ben ne yapacağımı bilemedim. Yılbaşı kutlamaları geçsin, sonra muameleye koyalım dedim' diyor. Ben diyorum ki; 'Sayın cumhurbaşkanı, çok büyük bir sorumluluk yüklenmişsiniz. Bir hafta süresince bir şey olsaydı, siz ne duruma düşerdiniz? Siz sorumsuzsunuz. Bu sizin elinize geldiği gün onu bana vermeniz lazımdı. Ben kasım ayının 20'sinde güvenoyu aldım. Aralık ayının 4'ünde 15 gün sonra sıkıyönetim komutanlarını topladım. 4 Aralık'tan bu yana 27 gün geçmiş. Benim güvenoyu aldığım günden bu yana 40 gün geçmiş. Ben 40 günde uyarılmaya muhatap ne yaptım?
Yani mektup başta siz olmasanız, başkası da olsa o tarihte verilecekmiş, öyle mi demek istiyorsunuz?
"Bu mektubun muhatabı ben olamam" dedim. "Evet" dedi, "Bu mektubun muhatabı siz değilsiniz. Bu kamuoyuna uyarı". Ben dedim ki, "Bu mektubu alır giderim, göreve devam edecek miyim, etmeyecek miyim, düşünürüm". İki gün düşündükten sonra gittim kendisine dedim ki, "Ben kuvvet komutanlarını çağıracağım. Kendilerine 'Ne istiyorsunuz?' diye soracağım. Çağırdım Genelkurmay Başkanı'nı. Kuvvet komutanlarıyla geldi, Başbakanlık Konutu'nda oturduk. Dedim ki, "Bu mektubu anladık, bunun hedefi herhalde ben değilim". "Hayır siz değilsiniz" dediler. Orgeneral Kenan Evren bana aynen şunu söyledi: "Biz bu sıkıyönetimi başarıya ulaştıramadık".
Bak bu çok önemli bir şey, çünkü hâlâ kan dökülüyor. "Olmadı" dedi, "Yapamadık, bunaldık". Ben de dedim ki, "Sıkıyönetimden başka müessese yok. Sizi bu bunalımdan çıkaracak olan nedir? Onu söyleyin bana. Şu ana kadar benden ne istediniz de ben yapmadım? Zaten 40 günlük bir mesaimiz var.
Yemek yedik, sonra ertesi gün bir daha toplandık aynı yerde. Biraz daha konuştuk ve onların birtakım istekleri ve talepleri vardı "Bunları yaparız" dedim ben. Yetki istiyorlardı, yetki kanunu istiyorlardı. "Alırız yetkiyi Meclis'e gideriz" Ama yetkinin sınırlarını da söyledim.
Ve 4 Aralık 1979'daki toplantıda söyledim. Dedim ki hükümet ağlama duvarı değil, görevi devleti işletmek. Görev yapmayanlar gidecek, yapanlar gelecek. Bu da benim işim. Görev yapılmamasına ve bugünkü duruma mazeret tanımam. Ne isterseniz vereceğim, kanun isteyin kanun vereyim.
Yalnız şunları istemeyin: Takrir-i sükûn, tehcir, İstiklal Mahkemesi ve Dersim Kanunu istemeyin. Ama önce mevcut yasaları kullanalım. Mevcut yetkileri iyi kullanmadılar. Önce mevcut yetkinizi kullanacaksınız.
Bir gün bir Amerikan Adalet Bakanı kürsüye çıkıp yeni yetkiler istiyor. Bir vekil de çıkıp bir fıkrayla itiraz ediyor. Fıkra şu: Tom, Mary'ye demiş ki, "Yanında ahtapot olmak istiyorum." Mary demiş ki, "Ne yapacaksın ahtapot olup?" Tom, "O zaman sana sekiz kolumla birden sarılırım." Mary cevap vermiş: "Sen önce şu iki kolunla sarıl yeter".
Yetkilerinizi neden kullanmadınız? Bu sorunun cevabını hep beraber bulmamız lazım.
Mevcut yetkilerden kullanmadıkları nelerdi?
Yetmiyor dedikleri yetkiler, daha sonra kâfi geldi, 12 Eylül de o yetkilerle yapıldı. Yedi yıl sonra, benim yasağım kalktıktan sonra Kenan Evren'e sordum: 11 Eylül ile 13 Eylül arasında bir gün geçti. Yeni yetki yoktu, değişen neydi de kan hemen durdu? Neden mi böyle oldu? Cevabı hâlâ yoktur.

11 Eylül 2005

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

herhangi bir sorun cikarsa E.Mail.Yaziniz

Free Web Hosting