| |
YABANCI BASIN MENSUPLARININ SORULARI VE YANITLAR
Soru : Türk-Yunan ilişkilerinin şimdiki durumunu nasıl
değerlendiriyorsunuz? Geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yanıt : Çok yakın komşumuz ve dostumuz, aynı ittifak içinde
bulunduğumuz Yunanistanla ilişkilerimizde bazı kopukluklar olmuştur.
Bundan evvelki hükümetler döneminde de bu kopuklukların giderilmesi
için Türkiye iyi niyetle daima yaklaşımda bulunmuştur.
Bizim dönemimizde de Türk-Yunan ilişkilerinin daha iyiye gitmesi ve
Yunanistanın NATO ittifakına dönmesi için her türlü gayret
gösterilecek, ama bu gayretin dostumuz, komşumuz Yunanistan
tarafından da aynı şekilde gösterilmesini ümit etmek istiyoruz.
Soru : Sayın General, Milli Güvenlik Konseyinin herhangi bir
üyesi ya da Genelkurmaydan herhangi bir kişi bu hareketi yapmadan
önce Birleşik Amerika ile istişarede bulundu mu?
Yanıt : Sureti katiyede hayır. Ancak, bu soruyu niçin
sorduğunuzu biliyorum. ABDnin buradaki Yardım Kurulu
Temsilcilerinden aldığı bir haber üzerine, ABDdeki bazı ajanslarda,
Türkiyedeki bu harekatın başladığı, erken saatlerde verildi. Buna
istinaden bizde, böyle bir haberin onlara aktarıldığı izlenimi doğdu,
daima bunlar soruldu.
Bu hareketi ilgililerden başka kimse bilmiyordu Hatta şunu
söyleyebilirim, eşlerimiz ve çocuklarımız dahi bundan habersizdi.
Diyecekler ki, "Pekala nasıl haber aldılar?" Amerikan Yardım Kurulu
Başkanlığının bulunduğu binanın yakınına 11 Eylül akşamı tank
birlikleri gelince, bundan şüphelenmiş olabilirler. Nitekim, bu
şüphelenmeden mütevellit "Bu tanklar buraya niye geldi" diye de
sordular. Biz de "Bir tatbikatımız var, NATO tatbikatı başladı,
bugün 11inde başladı, onun için geldi." diye kendilerine bilgi
verdik. "Merak etmeyin, bu bir tatbikattır, tatbikat dolayısıyla
geldi." dedik. Verilen haber budur. Yoksa böyle bir harekatın
yapılacağı hiçbir zaman kendilerine duyurulmamıştır, harekat
başlamadan evvel.
Soru : Sayın General, demokrasiye ne zaman döneceksiniz?
Yanıt : Demokrasiye dönüş için demin arkadaşlarım da sordular
"Bir tarih verebilir misiniz?" diye. Zaten biz demokrasiyi ortadan
kaldırmış değiliz. Bunu burada bilhassa belirtmek isterim. İşlemeyen
demokrasiyi, bozulmuş demokrasiyi tekrar demokrasinin diğer
kaideleriyle birlikte getirmek için bu harekatı yapmak zorunda
kaldık. Eğer tarihimizi tetkik ederlerse, görürler ki, Türk Silahlı
Kuvvetleri Türkiyede daima demokrasinin kuvvetlenmesi için
girişimlerde bulunmuştur. Aksi hareketi yoktur.
Demokrasi demek, her isteyenin her istediğini yapabilmesi demek
değildir. Bunu herhalde kabul ederler. Biz o hale dönmüştük.
Soru : Özetlemeniz mümkün mü? Yönetiminiz terör ve şiddet
konusunda ne gibi önlemler almayı düşünüyor? İktisadi konularda ne
gibi önlemler almayı düşünüyor? Ve ayrıca sivil bir hükümet kurmayı
düşünüyor musunuz?
Yanıt : Türkiyede bulunan vatandaşların en çok mutazarrır
oldukları, en çok şikayet ettikleri husus anarşi ve terör
olaylarıdır. Bu terör ile mücadelede normal ve sulh zamanına göre
hazırlanmış kanunlar ile mücadele etmenin güçlüğü ortaya çıktı.
Bunlarla mücadele için yapılması lazım gelen, kanunlarda yapılması
lazım gelen değişiklikleri biz defalarca hükümete, parlamentoya ve
Cumhurbaşkanına ilettik. Bunlarla mücadele için kanunlarda çeşitli
düzenlemeleri yapacağız ve aynı zamanda mahkemelerin işleyişine hız
getirecek tedbirleri alacağız.
İzleyeceğimiz ekonomik politika için bir soru sordular. Zannediyorum,
şimdi okuduğum metinde de ve biraz evvelki arkadaşımın sorduğu
soruda da bu vardı. Şimdi izlenmekte olan ekonomik politika aynen
yürütülecektir.
Sivil idareye geçişe gelince; bunu da yine bir arkadaşım sormuştu.
Sivil idareye geçiş için şimdi bir zaman vermem mümkün değil. En
kısa zamanda yapılması ve Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevine
tekrar dönmesi için her türlü gayret sarfedilecektir. Bu hafta
içerisinde hükümeti teşkil ederek yürütme görevini ona devredeceğiz.
Soru : Türk ekonomisinin büyük güçlükler içinde bulunduğunu
belirttiniz. Bilinmektedir ki, ulusal bütçenin üçte biri Silahlı
Kuvvetlere harcanmaktadır, bu yönde bir kısıntı yapmayı düşünüyor
musunuz?
Yanıt : Doğrudur, üçte biri değil ama ona yakındır. Bütçenin
büyük bir kısmının Silahlı Kuvvetlere gittiği doğrudur. Ama bizim
stratejik konumumuzu gözönüne getirirseniz, bu kadar büyük ordu
bulundurmamızın zaruretine herhalde siz de inanırsınız. Eğer Silahlı
Kuvvetler modernize edilir, modern silah ve malzeme ile teçhiz
edilirse, elbette daha kudretli ve kuvvetli bir ordu çok daha küçük
bırakılmak suretiyle görevini yapabilir.
Silahlı Kuvvetleri azaltmadan, her sahada olduğu gibi diğer bütün
sahalarda olduğu gibi Silahlı Kuvvetlerin diğer bölümlerinde de
tasarrufa azami riayet edilecek. Binaenaleyh bu sıkıntıdan çıkmamız
için elden gelen bütün gayret sarfedilecektir. Nerelerden bu
tasarrufun yapılabileceğini, bütün sektörleri taramak suretiyle
çıkaracağız ve her sahada tek vatandaştan en büyük kuruluşa kadar
her türlü tasarrufa riayet edilmesini sağlayacağız.
12
EYLÜL'ÜN KIYIM BİLANÇOSU
12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen kanlı askeri darbenin üzerinden
tam 24 yıl geçti. Türkiye tarihinin en büyük insan hakları
ihlallerine imzasını atan faşist cunta, hem toplumsal muhalefeti
susturdu hem de gericiliğin önünü açtı. Kendilerini geçici bir
anayasa maddesiyle koruma altına alan darbeciler, yurttaşlar
üzerinde terör estirdiler. Türkiye hâlâ binlerce aileyi acıya boğan,
her türlü baskıcı ve yıkıcı uygulamayı hayata sokan faşist cuntanın
getirdiği ruh halinden kurtulma mücadelesi veriyor. 12 Eylül 1980
günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren 'in
başkanlığında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin
, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer , Hava
Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya , Jandarma Genel
Komutanı Sedat Celasun 'dan oluşan ''Milli Güvenlik
Konseyi'' yönetime el koydu!.. ''Rayından çıkan demokrasiyi
rayına oturtmak, kardeş katline son vermek, ülkeyi bölücü ve yıkıcı
tehlikeden korumak amacıyla'' darbe yapıldığını açıklayan 12
Eylül cuntası sosyal, siyasal, eğitim, hukuk ve kültürel alanda tam
bir karşıdevrim gerçekleştirdi.
Arjantin ve Yunanistan'da cuntacılar ağır cezalar alırlarken onlar
hâlâ değiştirilemeyen anayasanın geçici 15. maddesiyle
yargılanmaktan kurtuldular. Ancak bilim adamları, hukukçular,
sanatçılar, sendikacılar, aydınlar, işçiler, memurlar, öğrenciler
yıllar yılı baskı ve zulüm politikalarının çarkları arasında
öğütüldüler. Aradan 24 yıl geçmesine karşın Türkiye, 12 Eylül faşist
cuntasının yarattığı kaostan hâlâ kurtulabilmiş değil. Solu buldozer
gibi ezip geçen, ülkücüleri sarsan cunta, şeriat yanlılarının ise
önünü açtı. 12 Eylül'ün karanlık yüzüyle karşılaşmayan şeriatçı
tehdit büyüyerek ve gücüne güç katarak bugünkü durumuna geldi.
12 Eylül'den sonraki süreçte 'devlet içindeki çeteleşme' ve 'gericilik'
ivme kazandı ve bugünkü koşullara geldi. Partiler kapatıldı, Adalet
Partisi lideri Süleyman Demirel ve CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit
'in de aralarında bulunduğu 16 siyasetçi Zincirbozan'a gönderildi.
Yazar ve yayımcı İlhan Erdost mahkemeye götürülürken araç içinde
dövülerek öldürüldü. Yüz binlerce işçinin sendikal gücü DİSK, tam 11
yıl kapalı kaldı. Barış Derneği davasında yargılanan ülkenin
aydınları yıllarca cezaevlerinden çıkamadılar. 17 yaşındaki Erdal
Eren 'in de aralarında bulunduğu 50 kişi asıldı. DGM'ler yeniden
kuruldu. Yüksek Öğretim Kurumu'yla (YÖK) üniversitelerin özerkliğine
son verildi. 1961 Anayasası'nı rafa kaldıran darbeciler, temel hak
ve özgürlüklerle düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, sosyal devletle
ilgili yasal güvenceleri ortadan kaldıran baskıcı anayasayı getirdi.
12 Eylül darbecileri uygulamalarını ''Atatürkçülük'' maskesi altında
yaparken ortaöğretim müfredatına zorunlu din dersleri konuldu. İmam
hatip okullarının sayısı arttırıldı, şeriatçı hareketler giderek
yoksullaşan ve umutsuzlaşan kitleler arasında destek buldu. ''Kardeş
kavgasını önleme iddiasındaki darbe'' den 4 yıl sonra Güneydoğu'da
15 yıl süren, resmi rakamlara göre 30 bin insanın canına mal olan
şiddet dönemi başladı.
Bilanço :
Gözaltına alınanlar : 650 bin
Fişlenenler : 1 milyon 683 bin
Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar : 230 bin
Yargılanan solcular : 98 bin 404
Hüküm giyen solcular : 21 bin 764
İşkencede ölenler : 171
Kuşkulu ölümler : 144
Açlık grevinde ölenler : 14
Kaçarken vurulanlar : 16
"Çatışmada" öldürülenler : 74
Açılan işkence soruşturması : 9 bin 962
İşkence ile yargılanan güvenlik görevlisi : 544
Ödüllendirilen güvenlik görevlisi : 1002
Gazetecilerin aldığı toplam ceza : 3 bin 315 yıl 3 ay
Haklarında idam istenenler : 7 bin
Ölüm cezası verilenler : 517
Askeri Yargıtay'ın onayladığı ölüm cezası : 124
Dosyası Meclis'te bulunan idam hükümlüsü : 259
İnfaz edilen ölüm cezası : 50
Vatandaşlıktan çıkarılanlar : 14 bin
12
EYLÜL İDAMLARININ LİSTESİ
12
Eylül'den sonra kurulan sıkıyönetim mahkemeleri üst üste idam
kararları vermeye başlarken, 1972den beri fiilen uygulanmayan idam
cezaları da hızla infaz edilmeye başlandı. Politik eylemleri
nedeniyle hüküm alanların yanı sıra adli hükümlülerin infazları da
gerçekleştirildi.
1980-84 yılları arasında 50 kişi idam edildi. Ölüm cezası infaz
edilenlerden biri ASALA adlı Ermeni örgütü mensubu Levon Ekmekçiyan
idi.
Yönetim, idam cezalarının infazında ısrarlıydı. Kenan Evren 3 Ekim
1984te Muşta yaptığı konuşmada Hainleri asmayıp da besleyecek
miyiz? diyor ve bu sözü uzun yıllar belleklerde yer ediyordu.
12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri mahkemelerince 517 sanığa idam
cezası verildi. Askeri Yargıtayın onayladığı idam kararlarının
sayısı 124 oldu. Bunlardan, MGKnın onayladığı ve onay sonrası hemen
infazı yapılan 50si dışındakiler için cezalar fiilen müebbet hapse
dönüştü.
Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları,
-
12 Eylül 1980 - 25 Ekim1981
arası Milli Güvenlik Konseyi döneminde,
-
25 Ekim 1981 - 14 Ekim 1983
arası Danışma Meclisi döneminde,
-
6 Kasım 1983
sonrası TBMM döneminde
verilmiştir.
12
Eylül döneminde ölüm cezası infaz edilenlerin listesi :
|
Adı Soyadı |
Tarih |
Yer |
|
Necdet Adalı |
7 Ekim 1980 |
Ankara |
|
Mustafa Pehlivanoğlu |
7 Ekim 1980 |
Ankara |
|
Serdar Soyergin |
25 Ekim 1980 |
Adana |
|
Erdal Eren |
13 Aralık 1980 |
Ankara |
|
Cevdet Karakaş |
4 Haziran 1981 |
Elazığ |
|
Veysel Güney |
10 Haziran 1981 |
Gaziantep |
|
Ahmet Saner |
25 Haziran 1981 |
İstanbul |
|
Kadir Tandoğan |
25 Haziran 1981 |
İstanbul |
|
Mustafa Özenç |
20 Ağustos 1981 |
Adana |
|
İsmet Şahin |
20 Ağustos 1981 |
İstanbul |
|
Seyit Konuk |
13 Mart 1982 |
İzmir |
|
İbrahim Ethem Coşkun |
13 Mart 1982 |
İzmir |
|
Necati Vardar |
13 Mart 1982 |
İzmir |
|
Fikri Arıkan |
27 Mart 1982 |
Ankara |
|
Sabri Altay |
23 Nisan 1982 |
Adapazarı |
|
Cengiz Baktemur |
30 Nisan 1982 |
Elazığ |
|
Şahabettin Ovalı |
12 Haziran 1982 |
Sinop |
|
Ednan Kavaklı |
18 Haziran 1982 |
Ankara |
|
Ali Bülent Orkan |
13 Ağustos 1982 |
Ankara |
|
Veli Acar |
13 Ağustos 1982 |
Isparta |
|
Eşref Özcan |
19 Ağustos 1982 |
Kayseri |
|
Halil Fevzi Uyguntürk |
29 Aralık 1982 |
Afyon |
|
Kazım Ergun |
29 Aralık 1982 |
Akşehir |
|
Muzaffer Öner |
29 Aralık 1982 |
Amasya |
|
Adem Özkan |
13 Ocak 1983 |
Balıkesir |
|
Hüseyin Çaylı |
13 Ocak 1983 |
Afyon |
|
Osman Demiroğlu |
13 Ocak 1983 |
Isparta |
|
Ahmet Mehmet Uluğbay |
22 Ocak 1983 |
Akşehir |
|
Ali Aktaş |
23 Ocak 1983 |
Adana |
|
Duran Bircan |
23 Ocak 1983 |
Denizli |
|
Levon Ekmekçiyan (Asala) |
28 Ocak 1983 |
Ankara |
|
Ramazan Yukarıgöz |
29 Ocak 1983 |
İzmit |
|
Ömer Yazgan |
29 Ocak 1983 |
İzmit |
|
Erdoğan Yazgan |
29 Ocak 1983 |
İzmit |
|
Mehmet Kambur |
29 Ocak 1983 |
İzmit |
|
Ahmet Kerse |
30 Ocak 1983 |
Gaziantep |
|
Rıdvan Karaköse |
5 Şubat 1983 |
Akşehir |
|
Cavit Karaköse |
5 Şubat 1983 |
Akşehir |
|
Süleyman Karaköse |
5 Şubat 1983 |
Akşehir |
|
Fatih Laçinligil |
24 Şubat 1983 |
Keşan |
|
Faik Görünmez |
24 Şubat 1983 |
Kilis |
|
Mustafa Başaran |
30 Mart 1983 |
Edirne |
|
Hüseyin Üye |
30 Mart 1983 |
Nazilli |
|
Şener Yiğit |
20 Nisan 1983 |
Isparta |
|
Cafer Aksu Altıntaş |
20 Nisan 1983 |
Ordu |
|
Abdülaziz Kılıç |
26 Mayıs 1983 |
Edirne |
|
Halil Esendağ |
5 Haziran 1983 |
İzmir |
|
Selçuk Duracık |
5 Haziran 1983 |
İzmir |
|
İlyas Has |
6 Ekim 1984 |
İzmir |
|
Hıdır Aslan |
24 Ekim 1984 |
İzmir |
12
EYLÜL'ÜN İŞKENCE YÖNTEMLERİ

12
EYLÜL ANALİZLERİ :
12
EYLÜL TARİHİ
Fikret İlkiz
Bizim Gazete - Bianet
Tarihi günler ulusların geleceğinde kilometre taşıdır. Salvador
Allende 1970 yılında seçimle işbaşına gelmiş Şili'nin ilk Marksist
başkanıydı. 11 Eylül 1973'de Moneda Başkanlık Sarayı'nı Kara
Kuvvetleri Komutanı Pinochet bombaladı. Allende Başkanlık
Sarayı'na saldıran askerlerle çatışırken öldürüldüğü sırada Augosto
Pinochet'i henüz kimse tanımıyordu.
Allende öldürüldü, faşist Pinochet işbaşına geldi. Hava,
Donanma ve Ulusal Polis birlikleri komutanlarından cunta kurdu.
Anayasayı yürürlükten kaldırdı. Siyasi partiler ve kitle örgütleri
kapatıldı. Meclis feshedildi.
Sonra ne oldu? Demokratik güçler ve sosyalistlerin ezilmesi için
ülkede sürek avı başlatıldı. Üç yılda 130 bin kişi tutuklandı. Bir
yıl içinde 30 bin kişi Öldürüldü. Cuntanın başı faşist diktatör
Pinochet 1978 yılındaki seçimlerde demokrasiye döndüğünü ilan
ederken zorla kendini Başkan seçtirdi. "Anayasa" yaptı.
Halkoyuna sundu. Zorla kabul ettirdi.
Şili halkı 11 Eylül 1973 tarihini unutmadı. Geçmiş acıların
ve faili meçhul cinayetlerin hesabını sormak için mücadele etti.
Analar çocukları için meydanlarda toplandı. Örgütlendi. Hesap sordu.
Şili'de hiç kimse acıyı ve geçmişi unutmadan faşist diktatörün yargı
önüne çıkması için umudunu yitirmedi. Diktatör tutuklandı. Serbest
bırakıldı. Ama "yargı" yüzü gördü. Şili halkı geleceğini
geçmiş tarihi ile hesaplaşarak oluşturmaya çalıştı. Faşist dönemin
yaratıcılarından hesap sormayı sürdürüyor. Demokrasi ve hukuk
devleti mücadelesinde yaşadığı faşizm yıllarının acılarını
unutmuyor.
12 Eylül 1980 tarihinde "Türkiye Cumhuriyetinin varlığına,
bağımsızlığına ve rejimine yönelik fikri ve fiziki hain saldırıların
olanca genişliği ve şiddetiyle süre geldiği bir ortamda milletimiz
için başkaca bir çıkış yolu kalmadığı" gerekçesiyle Türk Silahlı
Kuvvetleri emir ve komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu, 12
Eylül harekatını zorunlu kılan nedenler ve amaçları Milli Güvenlik
Konseyi'nin 1 Numaralı bildirisi ve Konsey Başkanı'nın aynı gün
radyo ve televizyonda yayınlanan konuşması ile kamuoyuna
açıklanmıştı. Darbe Türkiye'ye duyurulduktan sonra Milli Güvenlik
Konseyi Başkanı ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, üyeler
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Kara
Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri
Komutanı Tahsin Şahinkaya, Jandarma Genel Komutanı Sedat
Celasun işbaşı yaptı. Bugün bir çoğunun adını kimse anımsamıyor.
Meclis ve kitle örgütleri ile sendikalar kapatıldı. Partiler
yasaklandı. 16 siyasetçi Zincirbozan'da zorunlu ikamete götürüldü.
Sonra ne oldu? 650 bin kişi gözaltına alındı. 210 bin davada
230 bin kişi yargılandı. 98 binden fazla İnsan "örgüt üyesi"
olmaktan suçlandı. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelere geçti,
idam cezası verilen 50 kişi asıldı. 18 sol ve 8 sağ görüşlü 23 adli
suçlu birisi Asala militanı olan kişi hakkındaki ölüm cezaları bu
dönemde uygulandı. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası
verildi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
Gazeteler 300 gün süreyle yayın yapamadı, yayınlar yasaklandı. 30
ton gazete ve dergi imha edildi. 14 kişi açlık grevinde öldü. 3
bin 854 öğretmen, 120 üniversite öğretim görevlisi ve 47 yargıcın
işine son verildi. Bugün kimse o günleri anımsamıyor ve kimse
kimseye bu acılardan söz etmiyor. 12 Eylül hafızalardan siliniyor.
Silinmek isleniyor.
Danışma Meclisi kuruldu. 7 Kasım 1982 kabul tarihli 2709 sayılı
Anayasa halk oylaması ile kabul edilerek yürürlüğe girdi.
Anayasanın kabulü ile de Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu ve 1989
yılına kadar görev yaptı.
Anayasanın geçici 15. maddesinin birinci fıkrasına göre 12 Eylül
1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık
Divanı oluşturuluncaya kadar geçen süre içinde yasama ve yürütme
yetkisini kullanarak yasa yapan MGK ve Danışma Meclisi'nin her türlü
karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali ve hukukî
sorumluluk iddiası ileri sürülemez. Yargı mercilerine başvuru
yapılamaz. Hatta 3.10.2001 tarihine kadar Anayasada yapılan
değişiklikle kaldırılan son fıkraya göre bu dönem içinde çıkarılan
yasaların Anayasaya aykırılığı dahi iddia edilemezdi. İşte bu
dönemde çıkarılan yasalardan birkaç örnek:
2839 sayılı Milletvekili Seçimi Yasası, 2820 sayılı Siyasi
Partiler Yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası veya
1475 sayılı yasada değişiklik yapan Yasa, Grev ve Lokavt Yasası,
Sendikalar Yasası... 650 yasa ve kanun hükmünde kararname bu
dönemde çıkarıldı. Bu yasalar yürürlükte. Yani 12 Eylül
döneminde yürürlüğe girmiş olan yasalar hala yürürlükte. Şikayet
edilen yasalar 12 Eylül döneminde yapılmış ve yürürlüklerini hala
sürdürüyor. Örneğin Seçim Yasası veya Siyasi Partiler Yasası
değiştirilmemiş. Bir başka deyişle 12 Eylül döneminde kabul edilmiş
olan "hukukî düzeni" değiştirmek istememişler. Şimdi
şikayet ediyorlar. Neden?
Geçmişi ile hesaplaşmamış ve geçmiş tarihinin acılarını dindirmek
için acılara neden olan sorumluları yargı önüne çıkaramamış bir
ülkede geleceğin demokratik hukuk devletini kurmak çok zor. 12 Eylül
1980 tarihini unutmamak gerekir.
Oral Çalışlar : "Doğu
Perinçek, derin devletin içindeki şahin kanadın bir parçası haline
geldi"
Söyleşi : Cemal A.
Kalyoncu
Aksiyon Dergisi - 6.12.2004
Devrimci-gazeteci-yazar Oral Çalışlar, Aydınlıkın gazete olarak
yayımlandığı ve ifşaatlarıyla tartışılan 1978-80 döneminde yayın
yönetmenliğini yapmıştı. Tarsuslu Kürt-Türkmen bir aileden gelen
Çalışlar, o dönemdeki stratejilerinde yanıldıklarını bakın nasıl
anlattı. 
Orada iki tane temel hata yaptık biz. Bir kere esas tehlikenin
Sovyetler Birliğinden geldiği gibi saçma sapan bir korkuya
kapıldık. Onlara düşmanlık yapan, onları hedef alan bir yayın
yaptık. Böylece Türkiyede Amerikan işbirlikçilerine yakın
durabilecek, onları tolere edebilecek bir siyasi çizgi izledik. Bu
çizgi tamamen yanlıştı. Çünkü Türkiyede bir Amerikancı askeri darbe
hazırlanırken biz Sovyetler Birliğinden tepki gelecek gibi saçma
sapan bir şey üzerine kurduk stratejiyi.
Oral Çalışlar gazeteci-yazar bir kişi. Fakat yıllar öncesine
gittiğimizde öğrenci lideri, hızlı devrimci, eski Maoculardan biri
olarak çıkıyor karşımıza. Hani o Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Mahir
Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, Hasan Cemal gibi devrimcilik
uğruna hayatlarının bir bölümünü saklanarak veya yer altına inerek
geçirenlerden. Çalışlar, aynı zamanda, 1989a kadar da, 1980lerden
sonra araları bozulmaya başlasa bile Doğu Perinçekle birlikte aynı
çizgide mücadele vermiş bir kişi.
Solu düşman gördük
Oral Çalışların hayat mücadelesinde Türk toplumunu doğrudan
ilgilendiren belki de en önemli zaman dilimi 1978-80 yılları
arasındaki dönemdi. Bu tarihte, o zamanlar günlük olarak
çıkarılmasına karar verilen Aydınlık Gazetesinin genel yayın müdürü
idi. O günleri tarih, özellikle de gazete sayfalarından takip
edenler, Türkiye Cumhuriyetinin en çok silah patlayan, kan
akıtılan, kavgaya meydan verilen dönemlerinden biri olarak
görüyordu. Ve Aydınlık gazetesinin adres gösterir gibi yaptığı
yayınlar ve bu yayınlardan sonra öldürülenler hâlâ tartışılıyordu.
Oral Çalışlar, şimdi, bugünün penceresinden baktığında yukarıdaki
sözleri o dönem için söylüyor. Çalışlara göre, o dönemde, gerek
sınır kavgaları yüzünden, gerekse milli çıkarları sebebiyle ABD ile
arayı düzeltme çabası içinde olan Çinin izlemiş olduğu politikaları
eklektik bir şekilde Türkiyeye monte etmeye kalktıkları için bu
hataya düşmüşlerdi: Sovyetler Birliği esas tehlikedir diyerek
hareket ettiğimiz için solun o sıradaki eylemlerini de son derece
zararlı buluyorduk ve solu düşman gibi görüyorduk. Düşman gibi
görünce onları teşhir etmek vs. gibi yanlış bir yol izledik.
-Orada sizin ifşa ettiğiniz isimlerden öldürülenler olmuştu?
Onlar abartılıyor. Öyle bir şey olmadı. O biraz karşı tarafın
abartması. Yalnız bakın o dönemde şöyle önemli bir iş de yaptık.
Kontrgerillayı, Kıbrısta, özellikle ordu içinde, darbeci kesimin
teşhir edilmesi konusunu en radikal şekilde Aydınlıkta ilk biz
işledik.
Oral Çalışların kastettiği, MİTin içindeki işkenceci ekibin teşhir
edilmesiydi. Peki bu bilgi nasıl elde ediliyordu? Bilgiler onlara
ulaştırılıyor muydu? Ulaşıyordu tabii. O zaman kaynağımız
Şöyle
ilginç bir şey olmuştu. 1960 yılında MBK devlete el koyunca, o
sırada MİT içinde bir düzenleme yapıldı. Ve bu düzenleme elbette
APnin iş başına gelmesi ile tasfiye edildi. CHP yönetime gelince
yeniden girdiler, çıktılar falan böyle. Yani bildiğimiz solcu-sağcı
kamplaşması MİT içinde de oluşmuştu. Ordu içinde tasfiye edilen
MİTçiler gelip bize bilgi veriyorlardı.
Bilgi getirenlerden biri Barış Mançonun kayınpederiydi
-Kaynağınız bunlardı.
Tabii tabii. Hatta mesela bunun intikamını da aldılar 12 Eylül
darbesinden sonra. Bir tanesi mesela Barış Mançonun kayınpederi
idi, Turan Çağlar. Turan Çağları daha sonra Amerikan ajanı diye
hapse attılar, 12 Eylülde. Yani düşünebiliyor musunuz? Türk MİTi
Amerikan ajanı diye birisini hapse attı.
-Başka var mıydı?
İşte o zaman sol güçlü idi. Muhalefet güçlü idi devlet içinde ve
bir sürü yerden de bilgi geliyordu.
Perinçek, derin devletin içindeki şahin kanadın bir parçası
haline geldi
-CIA ile bir irtibat olmuş muydu o dönemde?
Hiç. Yani benim bildiğim ve hissettiğim bir şey olmadı. Aydınlık
gazetesi ve daha sonra yayınlanan dergisi bu geleneğini ileriki
yıllarda da sürdürdü. Toplumdaki genel kanaat Aydınlıkın bir
istihbarat bülteni gibi çıktığı yönündeydi. Çalışlar, anlatmaya
devam ediyor: Ben şöyle düşünüyorum. Doğu Perinçekin şu anda
durduğu ve izlediği çizgi esas olarak devlet içindeki şahin kanada
yakın. Yani derin devletin şahin kanadına yakın. Derin devletin
şahin kanadına yakın bir siyasi çizgi izlerseniz onlardan size
malzeme gelir. Bunun hiç sürpriz bir tarafı yok. Bence, derin
devletin içindeki şahin kanadın bir parçası haline geldiler şimdi.
Oral Çalışlar, Halil Berktay, Gün Zileli, Necmi Demir, İlkay Demir,
Hasan Yalçın, Ferit İlsever ve Doğu Perinçek gibi birçok arkadaşı
ile beraber baş koymuştu devrimciliğe. Fakat aradan geçen yıllar,
bunlardan bir kısmının özellikle Perinçek ve çevresinden
uzaklaşmasını da beraberinde getirdi. Birçok kez beraber afişler
asan, eylemler yapan Oral Çalışların da diğerleri gibi Perinçekle
arası açıldı. Bağlantıları 1989 yılında tamamen koptu. Ancak 12
Eylül darbesine giderken yavaş yavaş aralarında problemler çıkmaya
başlamıştı. Çalışlar ve onun gibi düşünenler, 12 Eylül dönemine
girilirken sol gruplarla ilişkilerin sert bir şekilde yürütülmesini
doğru bulmuyordu. Sol içinde daha yumuşak bir havadan yanaydı o.
İkincisi, 12 Eylülün ardından, Çalışların, Sovyetler Birliği ile
ilgili izlenen politikanın hatalı olduğunu ve bunun neticesinde
manasız şeyler yaptıklarının hareket tarafından kabul edilmesini
istemesiydi. Sonuçta düşünce ayrılıkları ortaya çıktı. Perinçekin
yanında, başlangıçtaki ekipten Hasan Yalçın ile Ferit İlsever kaldı
sadece.
Oral Çalışlar, öğrencilik için büyük şehire geldiğinde çok hareketli
bir hayat sürmüştü. Önce Orta Doğu Teknik Üniversitesini kazanarak
Ankaraya geldi. Ailesi Tarsusluydu. Rivayete göre aslen Kırşehirli
bir Kürt olan dedesi Hüseyin, Tarsusa gelip meşhur Dedeler Köyüne
yerleşmişti. Burada, Fatma Hanımla evlenen Hüseyin Bey, Birinci
Dünya Savaşında Yemene gitmiş, bir daha geri gelmemişti. Oral
Çalışların babaannesi Fatma Hanım tarafı ise şıhlardan
müteşekkildi. Fatma Hanım Yörük-Türkmen bir aileye mensuptu.
Çalışların Kırşehirde var olan baba tarafından dedesinin
akrabaları ile bağlantıları zamanla kopmuştu.
Menderes idam edildiğinde çok sevindim
Oral Çalışların babası Murtaza Bey ise 1950de, Demokrat Partinin
iktidara gelmesine kadar Milli Emlak memurluğu yapmış koyu bir
Cumhuriyet Halk Partili ve İsmet İnönücüydü. Bu tarihten sonra,
CHPli olması sebebiyle daha küçük bir ilçeye tayin edilince istifa
ederek arzuhalcilik ve dava vekilliği yapmıştı. 1950den itibaren
CHP Tarsus Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunan Murtaza Bey, 1968 yerel
seçimlerinde Türkiye İşçi Partisinden Tarsus Belediye Başkanı adayı
olmuş, kazanamamıştı. Annesi Fazilet Hanım da CHP İlçe Kadın Kolları
Başkanı idi.
Koyu particilik sebebiyle olsa gerek, 1950-60 yılları arasındaki
DP-CHP sürtüşmesinin finali olan 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra,
Adnan Menderes ve arkadaşları asıldığında baba Murtaza Çalışlar,
evinin balkonuna çıkarak olayın sevinciyle bağırmaya başlamıştı.
Oral Çalışlar, CHPli oldukları için aile olarak çok zorluk
çektiklerini düşünüyordu. Hatta Çalışlar, Menderesin idamını
duyduğunda bakın nasıl tepki vermişti: 13-14 yaşlarında idim.
Menderesler idam edildiğinde çok sevindim ve Niye az kişiyi idam
ettiler. Daha çok idam etselerdi diye düşündüm. O zamanki
psikolojim öyleydi.
Fakat idamın sevinilmeyecek bir hadise olduğunu çok değil 10 sene
sonra o da anlayacaktı: Askeri darbeleri biz de kendi hayatımızda
yaşamaya başlayınca, o zaman darbelerin ne olduğunu gördük. Tabii
Denizler (Gezmiş) idam edilirken Mendereslerin idamının ne olduğun
anladık. Yanıbaşımızdan arkadaşımızı götürüp astılar. O da bir
siyasi idamdı. Aynı Menderes gibi.
1946 senesinde dünyaya gelen Danyal Oral Çalışlar iki kardeşti:
Serpil ve Fatih. Fatih Çalışlar, yazar Ayşe Kilimci ile evlenmişti.
Ailede tanınmış bir kişi daha vardı. Çalışların halasının oğlu olan
Prof. Dr. Mustafa Aysan. O da 12 Eylül 1980 döneminde Danışma
Meclisi Üyeliği yapmıştı. Ortaokulu Tarsus Amerikan Kolejinde
Cengiz Çandar, İstemihan Talay, Uluç Gürkan, TÜSİAD eski Başkanı
Erkut Yücaoğlu, İletişim Yayınlarının başında bulunan Tuğrul
Paşaoğlu gibi arkadaşları ile birlikte okuyan Çalışlar, lise
eğitimini Tarsus Lisesini bitirerek tamamlar.
Tam öğrenci olaylarının başladığı 1965 senesinde ODTÜ İnşaat
Mühendisliği Bölümünü kazanan Çalışlar, okul yerine eylemlere
katılmayı tercih edince okulla ilişiği kesilir. Seneyi boş
geçirmemek için dışarıdan sınavına girilen Sultanahmet İktisadi ve
Ticari İlimler Akademisini kazanır. 1968 yılındaki işgalin
yaşandığı olaylarda Oral Çalışlar yine ön saflarda yerini almış,
İşgal Komitesi Başkanıdır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları burada onun
yardımına gelmiştir. Çünkü ondan önce de Çalışlar ve arkadaşları
İstanbul Üniversitesini işgal ederken Deniz Gezmişlere yardımda
bulunmuştur.
Hangi okulda okuyacağına karar kılamayan Oral Çalışlar, bu sefer
öğrenci eylemlerinin kalbinin attığı yeri, Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanır: Babam Benim oğlum imtihan
kazanmaya sıra gelince birinci olur. Sonra okumasını beceremez
derdi. Hakikaten de öyle olur, Çalışlar, kaçma ve kovalamaca ile
beraber çeşitli davalar sebebiyle Mülkiyeyi ancak 1980den sonra
bitirebilir.
Oral Çalışların buradaki çevresi de az değildir! Nuri Çolakoğlu,
Şahin Alpay, Hasan Cemal, Eczacıbaşında danışman olan Alp Orçun,
yani dönemin en aktif, bugünün de popüler insanlarıyla Mülkiyede
bir aradadır: Siyasala girdiğim yıl seçimleri kazanarak Sosyalist
Fikir Kulübü Başkanı oldum. Okula başlamış olmam, yeni olmam
anlamına gelmiyordu. Tanınan bir solcu idim. Çalışlar, 1969-71
yılları arasında da Öğrenci Birliği Genel Sekreterliği yapar.
1971 yılının başlarında 12 Mart muhtırasının ayak sesleri, kulakları
açık olanlar için duyulmaya başlanmıştır: Türkiyenin bir askeri
darbeye doğru gittiğini hissetmeye başlamıştık. Ama, yani o kadar
karmaşık bir ruh hali vardı ki o zaman. 1960 askeri darbesini
pozitif bulan bir gelenek, yani askeri darbe isteyen bir kitle vardı
içimizde. İşte (Cemal) Madanoğlu, (Doğan) Avcıoğlu falan. O yüzden
askeri darbe geliyor falan ama bu bizi ne kadar vuracak? Net bir şey
yoktu. Ama yaklaştıkça da korkmaya başlamıştık.
Oral Çalışlar, 12 Martla beraber 1971den itibaren üç yıl hapis
yatar. Deniz Gezmiş, Altan Öymen, Uğur Alacakaptan, Mümtaz Soysal,
Behice Boran, Fakir Baykurt, Muammer Aksoy, Dursun Akçam, bir kısmı
o zaman bir kısmı da daha sonra solun ileri gelenlerinden olacak
birçok kişi vardır onlarla beraber hapiste: En sevdiğim arkadaşım
Deniz Gezmişti. Onun idamı, benim anladığım kadarı ile biraz da
Menderesin intikamına dönüştü. Çünkü Süleyman Demirel ve
arkadaşları çok gayret ettiler Denizleri astırmak için. Yani her ne
kadar Denizlerin asılmasında askerlerin rolü varsa onlardan daha
çok Demirelin rolü vardır. 1-1 yaptılar durumu.
Abuk sabuk bir şeydi
Çalışlar, 1974te cezaevinden çıktıktan sonra kaçak yaşamaya başlar.
Çine, Arnavutluka gider: Pekin Üniversitesini ziyaret etmiştik.
Kültür devrimi sonrası iktidarda işçi-köylü çalışma komiteleri
vardı. Pekin Üniversitesinin başına bir köylü koymuşlar, bütün
profesörler de onun yanında hazırol vaziyetinde duruyordu. Bu, bizim
çok hoşumuza gitmişti; halk yönetime gelmiş, işte üniversiteleri,
aydınları köylüler yönetiyor diye. Fakat bu son derece ilkel ve abuk
sabuk bir şeydi, tabii şimdi baktığınız zaman...
Bu süreçte ailenin geçimini 1976 senesinde evlendiği İpek (Erkeller)
sağlar. TRTde uzun yıllar çalışan, daha sonra Nokta dergisinin ilk
ekibinde önemli yere sahip İpek Hanım cumhuriyet döneminde
Ankaranın ilk emniyet müdürü Kel Osmanın torunuydu. (Çiftin bu
evlilikten, gazetelerin eklerinde yazıları yayımlanan, edebiyat
meraklısı Reşat Fuat adında bir erkek çocukları olmuştu.) Oral
Çalışlar, yurtdışından döndüğünde arkadaşları Türkiyede yasal bir
parti kurma hazırlıkları içerisindedir. Türkiye İşçi Köylü
Partisinin kurucuları kimler olacak, bunun yanında günlük
çıkarılacak Aydınlık gazetesinin başına kim geçecek tartışmaları
olurken, Çalışların payına Aydınlık düşer. Aydınlıkın o zamanki
kadrosunda kimler yoktur ki: Nuri Çolakoğlu, Doğan Yurdakul, Gülay
Göktürk, Kerem Çalışkan, Celal Üster, Ragıp Duran, Çiğdem
Kömürcüoğlu, Alev Er, Musa Ağacık, Hadi Uluengin. Hadiyi ben
getirdim gazeteci yaptım. Hadi o zaman Brükselde şoförlük
yapıyordu.
Derken 12 Eylül 1980de, Türkiye siyaseti son 20 yıldır alıştığı
gündemle tekrar sarsılır: 12 Mart askeri darbesinde yalnızca biz
içeride idik. 12 Eylül 1980 askeri darbesinde ise Ülkücüleri de
attılar içeriye. Çalışlar, bu süreçte dört yıl kaçtıktan sonra dört
yıl da cezaevinde yatar. İstanbulda kaçak hayatı yaşarken Gün
Zileli ve Halil Berktaylarla birlikte Saçak adlı bir dergi çıkaran
Çalışlar, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeşle
Ankarada aynı cezaevini paylaşır.
Çakıcı her şeyi bana anlattı
1986da, İstanbul Üsküdardaki Paşakapısı Cezaevinde Alaattin
Çakıcı ile de iki ay beraber kalır: Çakıcı kendi hayatından,
Ülkücüler içindeki kavgalardan, Türkeşin rolünden vs. bahsetti, her
şeyi anlattı bana. Bütün anlattıklarını not tuttum. Fakat bana o
zaman Abi, sana anlatıyorum ama yazma bunları dedi. Ben de
Alaattin, bana anlatma, ben gazeteciyim, yazarım dedim. Hatta,
daha önceki yakalanışlarından birinde dedim ki şunu tefrika edeyim.
Sonra baktım hakikaten çok ilginç şeyler var ve meslek etiği
açısından yayınlamayı uygun görmedim. Hâlâ görmüyorum. Duruyor.
Çakıcının, beraber kaldığı dönemde Paşakapısı Cezaevindeki rahat
tavırlarını anlatan Çalışlar, Yüklü para dağıttığı için onun ayrı
bir özgürlüğü vardı. Görüş zamanı eşime Yenge sen gel,
başgardiyanın odasında görüşürsünüz dedi. Sonra bir gün geldi bana
dedi ki Abi seni cezaevi müdürü Bursaya sürecek. Tek siyasi benim
orada çünkü. En iyisi dedi sana bir araba ayarlayayım, bir
jandarma versinler, git bir gece de evinde kal. Sonra gidersin
Bursaya. Dik kafalılığımdan kabul etmedim. Tabii çok pişman oldum
sonra. Çünkü korkunç bir soğuk olmuştu 1986larda. Kalorifersiz,
üstü delik bir sevk arabası ile tam 48 saat süren, bütün Türkiyeyi
dolaşan bir turla beni Bursaya gönderdiler.
Türkiyede irtica olmaz
Bursa Cezaevinde kitap alışverişi mümkün olmadığı için cezaevinin
kütüphanesindeki İslami temel kaynakları incelemeye karar veren Oral
Çalışlar, daha sonraki yıllarda, burada tuttuğu notlardan oluşan
kitaplar yayınlar. 1990-92 yılları arasında Alman hükümetinden
cezaevinde baskı gören yazarlarla ilgili bir vakfın daveti ile
ailecek Hamburga giden Çalışlar, 1950lerden itibaren Türkiyede
devletin muhafazakâr kitleyi 1995ten sonraki sürece kadar
kullandığını düşünmektedir bugün: 1995ten sonra bu muhafazakâr
kitle kafasına yediği sopalar neticesinde, tıpkı solcuların yediği
sopalar gibi, yavaş yavaş devletin statükosundan kopmaya başladı. Ve
o saatten itibaren değişmeye başladı. Muhafazakâr kitlenin devlet
denetiminden ve statükoyu korumaktan kopması Türkiyenin önünün
açılması anlamına geliyor.
Gidişatı iyi gören Çalışlar, muhafazakârlığı güçlü bir halk
hareketi olarak addedip şunları söylüyor: Devletin solcuyu
kullanması o kadar da zor bir şey değil. Çok da güçlü bir halk
hareketi yok solun arkasında. Ama muhafazakârlığın arkasında her
zaman bir halk hareketi var, bu bir halk şeyi zaten.
1965te Tarsus İdmanyurdunda futbol da oynayan, hatta bu dönemde
Mersin İdmanyurdunun formasını giyen Lefterle karşılıklı maçlar
oynadıklarını anlatan, askerliğini 40 yaşını aştığından, bedellinin
iki katı ücret ödeyerek hiç askere gitmeden yapan, Abdullah
Öcalanla yaptığı söyleşiden dolayı yargılanan, hayatının 20
senesinin geçtiği Aydınlık hareketinden kopuşu ve Denizlerin
idamını hayatının dönüm noktaları sayan Cumhuriyet gazetesi yazarı
Çalışlar bütün bu gelişmelere rağmen, bugün kendisinin durduğu
çizgiyi, Nuri Çolakoğlundan Doğu Perinçeke kadar herkesin altına
imzasını koyduğu 74 Savunmalarındaki, Amerikan aleyhtarı, demokrasi
yanlısı çizgiye yakınlık olarak ifade etmektedir.
Peki, Danyal Oral Çalışlar, yıllarca gündemde tutulan, Türkiyenin
İran olacağı, irticanın hortlayacağı öcüsü hususunda ne
düşünmektedir? Ben hiç bir zaman böyle bir şeyin olamayacağı
inancındayım. 10 sene önce de böyle düşünüyordum, 20 sene önce de
böyle düşünüyordum, şimdi de öyle düşünüyorum.
DARBECİLER YARGILANMALIDIR!
Kocaeli Tabip Odası Yönetim Kurulu
BASINA ve KAMUOYUNA
Bugün 12 Eylül, ülke tarihinin en karanlık, en baskıcı dönemlerinden
birini başlatan 12 Eylül 1980 Darbesinin yıldönümü.
Dönüp anımsayalım;
Demokrasi elbisesi bu ülkeye bol gelmektedir o günlerde,
sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir, sonradan
cumhurbaşkanı olan o günlerin başbakanı bana sağcılar adam
öldürüyor dedirtemezsiniz demektedir.
Halk örgütlenmektedir, sınıf mücadelesi kızışmış, emekçiler sadece
patronlar tarafından gasp edilen hakların alınmasını değil, emeğin
iktidarını hedefleyen bir mücadeleye girmişlerdir. Hak grevlerinin
yanında, siyasi talepleri olan, dayanışma grevleri de yapılmaktadır.
Grevdeki işyerleri devletin kolluk kuvvetleri ve paramiliter faşist
çeteler tarafından kuşatılmakta, kurşunlanmakta, işçiler
öldürülmektedir grevleri kırmak için.
Üniversitelerde özgür ve demokratik eğitim talep eden öğrencileri
sindirmek için devletin kolluk kuvvetleri ve yine paramiliter faşist
çeteler aracılığıyla kanlı saldırılar yapılmaktadır. Türk Tabipleri
Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dt. Sevinç Özgünerin de aralarında
bulunduğu onlarca aydın, emekçi, öğrenci, sanatçı, bilim adamı
sokaklarda katledilmektedir.
Emek, örgütlülük, özgürlük talepleri baskı, işkence ve kanla yok
edilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın, patronların isteği üzerine,
emeği kısıtlayan, ancak sermayenin önünü açan, kamusal olanı tahrip
edip özelleştirme adı altında patronlara peşkeş çekmeyi, sosyal
devlet kavramını tarihe gömmeyi hedefleyen bir kararlar dizisi
açıklanır; tarih 24 Ocak 1980dir.
Ülkenin her yanında sıkıyönetim ilan edilmiştir. Emekçilerin her
türlü haklı talebi sıkıyönetime takılmaktadır. Grevler yasadışı ilan
edilmekte, özgürlük ve demokrasi talep eden herkes vatan haini
ve terörist ilan edilmektedir. Yine de dönemin iktidarı bu
kararları uygulamaya koymakta zorlanır.
12 Eylül 1980 sabahı beş general yönetime el koyarlar. ABDde Beyaz
Sarayda Başkana bizim çocuklar işi becerdi raporunu
iletir CIA. Terör şıp diye kesilir. Örgütümüz Türk Tabipleri
Birliği de dahil olmak üzere tüm örgütler kapatılır, her tür
örgütlenme yasaklanır, milyonlarca insan fişlenir, yüzbinlerce insan
işkencelerden geçirilir, hiçbir hukuku tanımayan, sadece beş
generalin emirlerini uygulayan göstermelik mahkemelerce cezaevlerine
tıkılır. Asmayalım da besleyelim mi diyerek 53 insanımız
darağacında katledilir, binlercesi yıllarca cezaevlerinde kalmaya
mahkum edilir.
Sonradan, aslında darbeyi daha önce planlıyorduk, ama koşulların
olgunlaşması için erteledik diyecektir beş generalin başı;
Kenan Evren, olgunlaşması beklenen koşullar sokaklarda
katledilenlerin sayısının artması, darbenin meşruiyetini
sorgulatmayacak sayıda insanımızın katledilmesidir. Darbe öncesinde
katliamlar yapan paramiliter faşist çetelerin başbuğu
zihniyetimiz iktidarda ama biz cezaevindeyiz diyerek darbenin
kime ve neye hizmet etmekte olduğunu tarihe not düşer.
12 Eylülün ertesinde uygulamaya konan ekonomik ve siyasi program,
baskı altında halka kabul ettirilen 1982 anayasası, 24 Ocak
kararlarının yaşama geçirilmesidir. Dönemin icracı başbakanı da bu
kararların mucidi ve darbe öncesinde patron örgütlerinin beyin
takımında Turgut Özaldır.
12 Eylül tarihi ülkemiz insanları için unutulmaması, unutturulmaması
gereken bir dönüm noktasıdır. Darbe sonrası yürütülen ekonomik,
sosyal ve siyasal program ülkemiz toplumsal yaşamında onarılması güç
hasarlar yaratmıştır. Darbecilerin onaylayarak topluma dayattıkları
82 Anayasası ile tüm demokratik haklar kısıtlanır ve örgütlenme,
düşünce özgürlüğü gibi haklar yok edilirken, sermayenin önündeki
engeller kaldırılmıştır.
Tarihin doğru yorumlanması, bugünü anlayabilmek için gerekli asgari
koşulların başında gelir. Bugün, IMF ve Dünya __asının
direktifleri doğrultusunda ve AKP taşeronluğunda yürütülen
özelleştirme, kamunun tasfiyesi, sosyal devletin yok edilmesi
operasyonunun köklerinin aslında nerelere kadar uzandığını, bizlere
anlatıldığı gibi yeni ve çağdaş değil, aslında oldukça eski
olduğunu görebilmek için 12 Eylül tarihini unutmamalıyız.
Bugün 12 Eylül, Darbenin sorumluları hala yargılanamadı.
Halkımızı kendi geçmişine ve bugününe sahip çıkmaya çağırıyoruz.
12
EYLÜL'ÜN 25. YILI YAKLAŞIRKEN
Kadir Akın
Sosyalist Demokrasi
12
Eylül askeri darbesinin üzerinden birkaç ay sonra tam 25 yıl geçmiş
olacak. 27 Mayıs ve 12 Martla kıyaslanmayacak, hatta bir anlamda 27
Mayısın reddi, 12 Martın da devamı ve tamamlayıcısı niteliğindeki
bu darbenin, hukukuyla, sınıflar çatışmasının önüne diktiği
barikatlarla, yarattığı tahribatla hala hükmünü sürdürdüğü
söylenebilir.
Demokrasinin sınırlarının 5 kişilik askeri konseye kadar
daraldığı, sıkıyönetim komutanlarının siyasi polislerle ortak
oluşturduğu masalarla sürek avına çıktığı, askeri kışlaların
cezaevine çevrilerek binlerce insanın doldurulduğu, parlamentonun
feshedildiği, tüm partilerin, sendikaların, derneklerin kapatıldığı
ve toplumsal muhalefetin sesinin tümüyle kısıldığı bir dönemdi bu.
Cezaevlerine doldurulan binlerce tutsak; kimlik, onur kavgasının
yanı sıra, darbeye karşı siyasi muhalefetini de buralardan sürdürdü
Deyim yerindeyse dışarıda yaprak kımıldamıyordu.
Bu günden bakıldığında toplumsal muhalefetin, işçi hareketinin, özel
olarak da sosyalist hareketin ciddi sakatlanmasına yol açan ve
etkilerinin hala devam ettiği 12 Eylül darbesiyle henüz
hesaplaşılabilmiş değil.
Türkiye, benzer siyasi süreçler yaşayan ülkeler arasında Fasın bile
gerisinde. Yunanistan, Şili ve Arjantin darbecilerinin çoğu
yargılandı, hüküm giydi. Bu gericilik döneminin sorumluları toplumun
vicdanında mahkum edildi. Fasta, Kral Hasanın oğlu babasının
uygulamalarını araştırmak için bir adalet komisyonu kurdurdu.
Ülkemizde ise geçici tanımıyla 25 yıldır anayasada bulunan 15.
Madde, darbecilerin yargılanmasını olanaksız kılıyor. Darbeciler,
kendi yaptıkları anayasaya kendilerini koruyan maddeyi sanki dalga
geçer gibi geçici olarak koydular.
Toplumsal muhalefetin 12 Eylülle kapsamlı bir hesaplaşmayı neden
yapamadığı bir başka yazının konusu. 12 Eylül askeri darbesini
karşılayan sosyalist, devrimci hareketlerin aradan geçen 25 yıldan
sonra, değişen dünya ile birlikte kendisini ne ölçüde değiştirdiği,
sağlıklı bir muhasebe yapıp yapamadığı belki de kilit soru.
78lilerin ülke çapında başlattığı, Geçici 15. Madde Kaldırılsın.
Darbeciler Yargılansın. Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu
Kurulsun kampanyası, hafızalarda unutulmaya yüz tutmuş tarihsel
gerçekleri yeniden hatırlatmak ve hatırlamak için bir fırsat
olabilir. Kuşaklar arasına sokulan kamanın yerinden oynatılmasına
vesile olabilir. Unutmamak gerekiyor ki, 12 Eylül siyasi
gericiliğine esas olarak direnen ve yenilgiye uğratılan
sosyalistler, devrimcilerdi ama 12 Eylülün mağdurları bununla
sınırlı değildi.
Darbeyle birlikte kışlasından çıkan ordu, kışla disiplinini toplumun
tümüne dayattı. Dolayısıyla süren bu kampanya, 12 Eylülün tüm
mağdurlarına ulaşabilir ve onları kucaklayabilirse hedefine yaklaşır
ve anlamlı olur. 2 milyona yakın insanın fişlendiği, 100 bin kişinin
örgüt üyesi diye yargılandığı, 1990a kadar 52 bin kişinin
cezaevinde kaldığı, 766 kişinin işkence tezgahlarında, cezaevlerinde
öldürüldüğü, 517 kişiye ölüm cezası verildiği ve (18i devrimci) 50
kişinin sehpalarda infaz edildiği, 79 ton gazete, dergi ve kitabın
imha edildiği bir süreçten bahsediyoruz. Darbe öncesinde 6 milyona
yaklaşan sendikalı işçi sayısının, bugün 1 milyonun altına düşmesini
de, ayrıca değerlendirmek gerekiyor
Bu kampanyanın sokağa taşınmasında esas görev politik öznelere
düşüyor. Ağustos ayının ortasından itibaren değişik etkinliklerle
sürecek bu kampanyanın her aşamasında görev almak, kapı kapı dolaşıp
darbecilerin yargılanması için imza istemek, hafızalardan silinmeye
çalışılan bir dönemi hatırlamak ve hatırlatmak, 24 yıl sonra mı
akılları başlarına geldi diyen, asmayalım da besleyelim mi
sözünün sahibini, şimdi gülme sırası bize geldi diyen dönemin
TÜSİAD başkanını bir kez daha kitlelere anlatmak, bütün bunların
yanı sıra militarizme karşı mücadeleyi yükseltmek görevimiz
olmalıdır.
12
EYLÜL: SINIF MÜCADELESİNDE KIRILMA
Akın Erensoy
Marksist Tutum
Türkiye burjuvazisi uzun bir zamandan bu yana yapısal dönüşümlerini
gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda gerekli ekonomik-mali ve
siyasal dönüşümlerin gerçekleşmemesi, yerli finans kapitalin
uluslararası finans kapitalle ve dünya pazarıyla daha kapsamlı bir
entegrasyonunu geciktiriyor. Oysa bu değişim ihtiyacı, büyük
burjuvazi açısından daha 1980lerin başında kendisini dayatmıştı ve
o günden bu yana neredeyse yirmi beş yıl geçmiştir. 1980lerin
başından beri emperyalist dünya sistemiyle tam entegrasyonu
hedefleyen ve emperyalist-kapitalist hiyerarşide basamakları hızla
tırmanmak isteyen tekelci büyük burjuvazi, ulaştığı birikim düzeyi
ve dünya konjonktürünün gerekleri yüzünden yapısal değişim ihtiyacı
içindeydi. Ancak bu değişim ihtiyacı, çok büyük zorlukları ve
kapitalist ekonomide yeniden yapılanma anlamına gelen kapsamlı
düzenlemeleri de beraberinde getirmekteydi. Ne var ki 70li yıllarda
sınıf mücadelesi ve devrimci harekette başlayan yükseliş,
burjuvazinin ileriye yönelik planlarını uygulamasının önünde ciddi
bir engel oluşturuyordu. Sermaye sınıfının istediği dönüşümler işçi
sınıfının ve devrimci hareketin mücadelesine rağmen kolaylıkla
gerçekleşemezdi. Bunun için işçi sınıfı hareketinin tamamen
geriletilmesi ve devrimci hareketin bastırılması gerekiyordu.
Tekelci-sermaye o günkü ihtiyaçlarını karşılamak üzere, İMF ve Dünya
__ası ile birlikte hazırladığı 24 Ocak 1980 kararlarını hayata
geçirmeye hazırlanıyordu. Ama bu kararları uygulayabilmek için, onun
koşullarını yaratmak, yani işçi hareketini ve devrimci hareketi
sindirmek gerekiyordu. İşte büyük burjuvazinin orduyu imdada
çağırması o aşamada olmuştu. Bugün ise aynı tekelci burjuvazi,
gelinen düzeyde kapitalist sistemin ihtiyaçlarına yeterince cevap
veremeyen ve büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu yapısal dönüşümün
önünde bir engele dönüşen sivil-askeri bürokrasinin siyasal alan
üzerindeki belirleyici gücünü daraltmak istiyor. Zira 12 Eylülle
birlikte öne çıkan ve siyaset üzerinde geniş yetki ve etkiye sahip
olan sivil-askeri bürokrasinin bu konumu bugün artık büyük
sermayenin ayağına dolanıyor.
Bu ise, özelikle AB ile arzulanan daha kapsamlı bir entegrasyon
sürecini sekteye uğratıyor. Genelde tekelci-kapitalistler sınıfı,
Avrupa emperyalizmiyle entegrasyona denk düşen bir siyasal
yapılanmaya sahip olmak istiyor. Bunun için pek çok yasa ve mevzuat
yenileniyor. AKP hükümeti art arda demokratikleşme paketlerini
meclisten geçiriyor ve tekelci-sermayenin çıkarları doğrultusunda
dünya siyasetinde yer tutmaya çalışıyor. İşçi sınıfının gerçek
siyasetinin sahnede olmamasının boşluğundan yararlanan burjuvazi
demokrasi nutukları çekiyor, TÜSİAD demokratikleşme paketleri
hazırlıyor. Meydanı boş bulan AKP bu çizgisiyle bir taraftan büyük
burjuvaziyle arasında daha istikrarlı ilişkiler geliştirmek ve onun
tam güvenine mahzar olabilmek için AB sürecini hızlandırmaya
çabalıyor. Diğer taraftan da bu sürecin ilerlemesinin getirebileceği
siyasal açılımlar üzerinden Müslüman demokrat imajlı bir parti
olarak kendi siyasal geleceğini ordunun iki dudağı arasından
kurtarmanın hesaplarını yapıyor.
Tüm bu sözde demokratikleşme nutuklarına rağmen 12 Eylül yasalarının
işçi sınıfına giydirdiği deli gömleği hâlâ parçalanmış değildir.
İşçi hareketi üzerindeki baskılar devam ediyor; sendikalaşma,
örgütlenme ve hatta grevler fiilen engelleniyor. İşçi sınıfının
önemli bir parçasını oluşturan ve memur sıfatıyla damgalanan
milyonlar açısından ise halen gerçek bir sendikal hak söz konusu
değil. Askeri diktatörlük yasaları emekçileri boğan bir cenderedir
adeta. Toplum korkutulmuş ve sindirilmiştir. Örgüt sözcüğü
kitleler içinde korku ifade ediyor ve ceberrut devlet bunu her
fırsatta hissettiriyor. Devrimci hareket ve Kürt halkı üzerinde
terör estirilmeye devam ediliyor. AB dolayımıyla çıkarılan
demokratik yasaları polis her gösteride copuyla icra ediyor. Yani,
çıkan yasalar sermaye sınıfı için bir anlam ifade ederken, işçi
sınıfı ve Kürt halkı için baskılara devam anlamına geliyor. 12
Eylülün üzerinden silindir gibi geçtiği işçi sınıfı ve devrimci
hareket, ne yazık ki henüz kendini toparlayabilmiş değil. 1980
sonrası kuşak, hiçbir mücadele bilinci olmadan, burjuvazinin
istediği biçimde büyümüştür. Hafızasını yitiren işçi sınıfının genç
kuşakları, dünya üzerinde burjuvazinin zafer çığlıkları attığı,
sınıf mücadelesinin ölümünün ilan edildiği ve komünizmin yenildiği
nutuklarının çekildiği bir atmosferde yetişmiştir.
Dünya kapitalizminin derinleşen ekonomik krizinin, savaşların ve
sınıf mücadelesinin yükselişinin söz konusu olacağı önümüzdeki
dönemde işçi sınıfı kitlelerinin ihtiyacı, sınıf mücadelesinin
tarihsel deneyimleriyle donanmış bilinçli bir örgütlülüktür. Tarih
bilincini kazanamayan bir işçi sınıfı, gerçek anlamda bir sınıf
bilincini de kazanamaz. Bu açıdan, tarih bilincinin yitirilmesinde
önemli bir dönemeç olan ve Türkiyedeki sınıf mücadelesi tarihinde
önemli bir kırılma noktasını ifade eden 12 Eylül askeri
diktatörlüğünün ortaya çıkış koşullarını ve sonuçlarını ele almak
önem taşımaktadır.
Sermayenin yapısal dönüşüm sancıları
Türkiyede kapitalizmin gelişimindeki özgül tarihi etmenler,
sermaye birikiminde devletin rolü, sivil-askeri bürokrasinin
siyasetteki ağırlığı, günümüzde burjuvazinin birçok çelişkiyi bir
arada yaşamasına neden olmuştur. 1950li yıllar sanayi sermayesinin
geliştiği fakat ticaret sermayesinin henüz ağır bastığı yıllardır.
Sanayi burjuvazisinin gelişimi karşısında tüccar ve toprak sahibi
burjuvalar bloğunun direnmesi Kemalist sivil-askeri bürokrasinin
1960taki müdahalesiyle sonuçlanmıştır. Kapitalizmin ihtiyaçları
doğrultusunda yapılması gereken dönüşümler, ordunun devreye
sokulduğu olağanüstü siyasal rejimler altında gerçekleştirilmek
zorunda kalınmıştır. Her askeri müdahaleyle sivil-askeri
bürokrasinin daha da artan siyasi etkisi, bugün sermayenin önünde
yapısal bir açmaza dönüşmektedir. 600 yıllık bir Asyatik
imparatorluğun mirasçısı durumundaki burjuva Türkiye Cumhuriyeti,
geçmiş imparatorluğun siyasi-devlet geleneklerini hiçbir şekilde
kaldırıp bir tarafa atamadı. Sivil ve askeri bürokrasi devletin
gerçek sahibinin kendisi olduğu düşüncesiyle hareket etti. Devlet
bürokrasisi kapitalizmi kendi elleriyle geliştirdiği gibi, ordu da
kendisini iktisaden ülkenin en büyük kapitalist gruplarından biri
haline getirdi.
12 Eylüle ilerleyen süreçte burjuvazi için bir açmaz da işçi
sınıfının giderek güçlenmesi ve sınıf mücadelesinde kendi
aleyhindeki yükselişti. 1960 darbesi sanayi sermayesinin gelişme
zeminini hazırlamış ve pre-kapitalist ilişkilerin tasfiyesine ve
kısmi liberal-demokratik açılımlara olanak sunmuştu. Devlet
kontrolünde de olsa kapitalizmin hızla gelişmesi, toplumun bu
temellerde dönüşmesine, kırın çözülmesine ve işçi kitlesinde büyük
bir artışın yaşanmasına yol açmıştı. İşçi sınıfı 1960tan sonra
toplumsal hayatta belirleyici bir güç olmaya başladı ve bu
gelişmeler sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyinin yükselmesinde
yansımasını buldu. TİPin kurularak parlamentoya girmesi, DİSKin
kurulması ve dünyada esen 68 fırtınasının Türkiyeden geçmesi,
Türkiyede sınıf mücadelesi bağlamında bir ivmelenmeydi. Nihayetinde
15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı için büyük bir kalkışmaydı.
Gerekli sinyali alan burjuvazi bir kez daha orduyu yardıma çağırdı.
1971 askeri cuntası işçi sınıfı hareketini parçalamaya, sendikaların
etkisini daraltmaya çalıştı, TİP kapatıldı, devrimciler cezaevlerine
tıkıldı ve gözdağı vermek için devrimci öğrenci liderleri idam
edildi.
Diğer yandan kapitalist ekonomide ağırlıklı bir yer tutan ithal
ikameci uygulamalar artık daha fazla gelişim ihtiyacına dar gelmeye
başlamış ve burjuvazi başka bir aşamaya geçmenin, ihracata ağırlık
verecek bir yapılanmanın sancılarını yaşamaya başlamıştı. Kâr
oranlarının düştüğü, dünya pazarına açılacak bir rekabet düzeyinden
uzak olunduğu, üretim için şart olan ithalat girdilerini
karşılayacak bir döviz birikiminin olmadığı bir durumdu söz konusu
olan. Aynı zamanda, yalnızca dışa açılma politikasının
uygulanabilmesi için değil, yabancı sermaye girişinin arttırılması
için de gerekli olan dönüşümleri gerçekleştirebilecek siyasal
istikrarı sağlamış bir hükümet yaratılamıyordu.
İkinci Dünya Savaşından sonra emperyalist metropollerde 20 yıldan
uzun süren hızlı büyüme dönemi 70lerin başlarında hızını kaybederek
son buldu ve 70lerin sonuna doğru, özellikle Amerika ve Avrupada
işçi sınıfının kazanımlarına yönelik topyekûn saldırılar başladı.
Emperyalist-kapitalist sistem yeni bir bunalım dönemine adım
atmaktaydı. Dünya burjuvazisi için krizden çıkışın yolu, var olan
pazarları derinleştirmek ve yeni pazarlar bulmaktı ve bu ihtiyaca
uygun olarak Türkiye gibi ülkeleri emperyalist pazara derinlemesine
entegre etmek zorunluydu. Yani uluslararası sermaye ile Türkiye
burjuvazisinin çıkarları çakışıyordu. İşte 24 Ocak kararları
burjuvazinin dönüşüm sancılarına ve uluslararası sermayenin
çıkarlarına bir yanıt olarak gelişti. TÜSİAD, şiddetle ihtiyaç
duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine
çok yakından bağlıdır. Pazar ekonomisinden giderek uzaklaşan bir
anlayışla ne Batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli
kredileri, ne yatırımlar için gerekli dış sermayeyi bulabiliriz
diyordu. IMF ve Dünya __asının dayatmaları da, ihracata dönük bir
ekonomik uygulamanın başlatılması ve emperyalist sisteme tam
entegrasyonun sağlanması doğrultusundaydı.
Bütün bunlar içinse tıkanan ve işlemez hale gelen ekonomiye ciddi
bir müdahalede bulunulması gerekiyordu. Sonunda 24 Ocak 1980de
Demirel hükümeti bu doğrultuda bazı kararlar aldı. Kararların
altında, daha sonra bunların yılmaz uygulayıcısı olacak Turgut
Özalın imzası bulunuyordu. Kararlar doğrultusunda %49luk bir
devalüasyona gidildi. Tüm genel tüketim ve gıda maddelerinin yanı
sıra, bütün sanayi hammaddelerine aşırı oranlarda zamlar yapıldı.
Böylece IMFden gelecek kredilerin yolu açılmış oluyordu. Ama
burjuvazi bu kararların bir dikta rejimi kurulmadan
uygulanamayacağını çok iyi biliyordu.
Türkiyede dışa açık, ihracata dayalı, yabancı sermayeyi ülke içine
çekecek, dünya kapitalist pazarıyla üst düzeyde bütünleşecek bir
yapılanmaya geçilmek isteniyordu. Sermayenin önündeki engellerin
kalkması için işçi sınıfının tüm kazanımlarının yok edilmesi ve
sömürünün alabildiğine yoğunlaştırılması gerekiyordu ve bu da
istikrarlı bir siyasal rejimin varlığına bağlıydı. Burjuvazi
emperyalist kapitalist sisteme daha fazlasıyla entegre olabilmek
için devletini de buna uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu.
Ancak burjuvazinin kriziyle işçi sınıfının devrimci mücadelesinin ve
Kürt halkının uyanışının aynı döneme gelmesi kapitalistler sınıfı
için ciddi bir tehdit oluşturuyordu.
"Dönüşüm"ün önündeki engel : sınıf mücadelesi
Türkiyede sınıf mücadelesi 1974de ivmelenmiş ve 1977de tepe
noktasına ulaşmıştı. Burjuvazi bu süreçte kitlelerin bilincini
bulandırmak ve mücadelenin sivri uçlarını törpüleyerek düzen içi
kanallarda boğmak için CHPyi sol bir görünüme sokarak sahneye
sürdü. Karaoğlan Ecevit burjuva basın tarafından şişirilerek
halkın kurtarıcısı olarak sunuluyordu. CHPnin işçi kitleleri
tarafından bir kurtarıcı olarak görülmesinde Sovyet bürokrasisinin
sözünden çıkmayan TKPnin de büyük bir payı olmuştu.[1]
1977 sermaye açısından ciddi bir krizin kendisini hissettirmeye
başladığı yıl oldu. Ve yine 1977, işçi sınıfı hareketinin militanlık
düzeyinin görülmedik bir seviyeye ulaştığı, burjuvazinin girdiği
darboğazdan kurtulmak için yükselen harekete saldırmaya başladığı ve
1 Mayıs katliamının yapıldığı yılın adıdır. 1977 1 Mayısına 500
bine yakın işçi ve emekçinin katılması rüzgârın proletaryadan yana
estiğinin en büyük kanıtıydı. Küçük-burjuvazinin radikalleşen
kesimleri de işçi sınıfının mücadelesinin yarattığı etkiden nasibini
alıyordu. İşçi sınıfı sanayi bölgelerini ve şehrin her köşesini bir
eylem alanına çevirebilmekteydi. İşçi sınıfının böyle bir güce
ulaşmış olması, onun aslında potansiyel olarak düzeni değiştirecek
bir güce sahip olduğunun somut-pratik ifadesiydi.
1977 yılı içinde grev sayısı 167 olurken, greve katılan işçi sayısı
yaklaşık 60 bin ve işgünü kaybı 5.778.205ti.[2]
DİSK Maden-İş tam 117 işyerinde 11 aya yakın bir grev
gerçekleştirmişti. Bu grev tarihe Büyük Grev diye geçmişti.
Toplumun her alanında ve işçi sınıfının tüm kesimlerinde bir kaynama
söz konusuydu. Her yerde grevler, fabrika ve okul işgalleri,
direnişler yaşanıyordu ve mücadele sertleşerek sürüyordu.
Yükselen devrimci işçi hareketi burjuvazi için bir savaş anlamına
geliyordu. Krizini aşma ve dönüşümleri gerçekleştirme peşinde olan
kapitalistler, devrim şarkılarının söylendiği, kitlelerin coşkunluk
içinde devrime hazırlandığı bir ortamda hedeflerine bir adım dahi
yaklaşamazlardı. Burjuvazi uluslararası sermaye sınıfını ve özelde
de ABDyi arkasına alarak planlı, topyekûn bir saldırıya geçti.
MİT-CIA ürünü kontr-gerilla, burjuvazinin planını uygulamak için
1977de 1 Mayıs mitingine saldırıp 39 işçiyi katletti.
İşçi hareketinin ve devrimci hareketin sindirilmesi, yığınların
milliyetçilik-mezhepçilik temelinde bölünüp birbirine düşürülmesi
için devrimci gençlik hareketine ve militan sınıf mücadelesine karşı
faşist terör devreye sokuldu. Lümpen kesimler ve küçük-burjuvazi
içinde örgütlenen faşist MHP, devletin beslediği başka paramiliter
gruplar harekete geçirildi. Faşist paramiliter gruplar neredeyse tüm
grevlere, mitinglere ve öğrencilere saldırmaya başladı. Her yerde
çatışmalar, yaralılar, ölüler... Burjuvazi yığınlar üzerinde derin
bir psikolojik çöküntü yaratmak istiyordu. İşçi sınıfının üzerinde
estirilen terör ile tüm sendika, dernek ve devrimci örgütlere
yönelik saldırıların amacı kitleleri korkutmak, pasifleştirmek,
güvensizleştirmek ve sokağa çıkmalarını önlemekti.
16 Mart 1978de faşistler İstanbul Üniversitesine saldırdı ve 7
öğrenci öldürüldü. Bu olaya karşı DİSKin önderliğinde büyük bir
tepki örgütlendi. 20 Martta 2 saatlik üretimi durdurma eylemine 1
milyon işçi ve emekçi katıldı. Bundan sonra saldırıların boyutu
genişleyerek devam etti. Önde gelen aydınlar, paramiliter ve faşist
örgütler tarafından katledildi; işçi sınıfı ve öğrenciler üzerinde
artan saldırılar Anadolu şehirlerine de kaydırıldı ve mezhep
çatışmaları kışkırtıldı. İlk saldırılar Malatya-Sivas-Elazığda
gerçekleştirildi ve bu şehirlerde yaşayan Aleviler ile Sünniler
karşı karşıya getirildi. Buralarda bulunan TÖB-DERe ve devrimci
örgütlere ait binalar yakılıp yıkıldı. Çatışmalar tüm şehri sararak
günlerce sürdü Malatyada. Bu saldırıların ardından diğer şehirlerde
de çatışmalar baş gösterecekti. Asıl büyük saldırı Kahramanmaraşta
başlatıldı. 19 Aralık 1978de başlayan saldırılar tam anlamıyla bir
katliama dönüştü. Şehir yıkıldı, dağıtıldı ve yağmalandı. 25 Aralığa
kadar süren çatışmalarda yüzün üzerinde insan faşistler tarafından
hunharca katledildi ve yüzlercesi yaralandı; Alevi kökenliler şehri
terk etmek zorunda kaldılar. Kahramanmaraş katliamı, DİSK
önderliğinde ve çeşitli meslek ve öğrenci örgütlerinin de
katılımıyla, 500 bin işçinin kısa süreli iş bırakmasıyla protesto
edildi.
Aslında Kahramanmaraş, olayların gelişiminde bir dönemeç olduğu
gibi, bir kırılmayı da ifade ediyordu. Faşist saldırıların yarattığı
terör, sermayenin planlarını uygulamak için somut zemin
hazırlamıştı. 1979da sıkıyönetim ilan edildi. Ancak darbenin zemini
hâlâ hazırlanmış değildi. Çünkü işçi sınıfı mücadeleyi bırakmamıştı;
grevler, yürüyüşler, işgaller devam ediyordu. 1979da 190 grev
olurken yaklaşık 40 bin işçi greve çıkmıştı ve işgünü kaybı
2.217.347ydi. 1980 yılı ise grev ve kaybolan işgünü sayısında
görülen muazzam bir yükselişin ifadesiydi: 227 işyeri greve
çıkarken, 36 bin işçi grev çadırlarındaydı ve işgünü kaybı dokuz
aylık süre içinde 5.408.618e ulaşmıştı. Burjuvazi için durum hâlâ
korkutucuydu. Olaylar sıkıyönetim altında daha da tırmandırıldı;
burjuvazi kitlelerin tepkisini kesin surette ölçmek istiyordu.
İzmirde Tariş işletmesinde çalışan işçiler işten atılıp yerine
faşistler alınmak istendi. Bu, planlı bir saldırıydı ve işçilerin
fabrikaya sahip çıkacağı biliniyordu. Tariş direnişi sendikacıların
ihanetiyle yenildi ve bu yenilgi gerek İzmir işçileri için gerekse
Türkiye işçi sınıfı için bir moral bozukluğu dalgası yarattı.
Kahramanmaraş saldırısına benzer bir saldırı da 1980 Temmuzunda
Çorum ve Fatsada gerçekleştirildi. 22 Temmuzda ise Maden-İş Genel
Başkanı Kemal Türkler katledildi. Özelikle Türklerin öldürülmesi
burjuvazi için mücadelenin seyri açısından çok büyük bir anlam ifade
ediyordu. İşçilerin tepkisi ölçülmek isteniyordu ve Türklerin
katledilmesine verilecek yanıt burjuvazinin planları açısından
belirleyici bir etken olacaktı. Türklerin cenaze törenine yüz
binlerce işçi ve devrimci katıldı. Ölümünün ardından 1 milyona yakın
işçi üretimi durdurdu. Ancak sendikal bürokrasinin ve sendikalarda
etkili olan TKP bürokrasisinin dizginlemesiyle tepkiler
yatıştırıldı. Böylece kitle hareketi saldırılara etkili bir cevap
veremeyerek pasif bir bekleme konumuna itilmiş oluyordu.
1 Mayıs 1977de gerçekleştirilen katliamla başlayan ve ardından
Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarıyla sıkıyönetimi meşrulaştıran
darbe hazırlıkları, Tariş olayları ve Kemal Türklerin
öldürülmesiyle son testlerden de geçmiş oluyordu. Türkiye işçi
sınıfı, başında devrimci bir önderlik olmadığı için bu dönemeç
noktalarına eli kolu bağlanmış olarak girdi ve dağılmış,
sindirilmiş, moral açıdan çökmüş olarak çıktı.
12 Eylül askeri darbesi ve yarattığı etkiler
Katliamlarla ve provokasyonlarla bir darbenin zeminini
hazırlamaya çalışan burjuvazi açısından artık koşullar
olgunlaşmıştı. TİSK, MESS, TÜSİAD gibi işveren örgütleri bir an
önce darbenin yapılmasını istiyorlardı. Amaç, kapitalistler
sınıfının kârlarını artırmak için işçilerin mücadelesini silah
zoruyla bastıran bir baskı rejimi kurmaktı. 1980in 11 Eylülünde,
yani darbeye bir gün kala, TİSK başkanı Halit Narin üretimi nasıl
arttıracaklarının formülünü açıklamıştı: DGMler kurulmadan
üretim artmaz. Tüm işveren örgütleri işçi sınıfı üzerinde terör
estirilmeden, işçi sınıfı baskı altına alınmadan sermayenin
isteklerinin yerine gelemeyeceğini haykırıyorlardı. Aynı Halit Narin
12 Eylülün anlamını darbeden sonra şöyle açıklıyordu. Şimdiye
kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra onlarda. Koça göre
ise 12 Eylül devletin yeniden kurulması devri idi.
Hakikaten de 12 Eylülle birlikte devlet sermayenin ihtiyaçları
temelinde yeniden organize edilmiştir. Askeri diktatörlük her şeyi
yeniden düzenledi. Belediye başkanlarından ilçe kaymakamlarına kadar
herkes görevlerinden alındı ve yerlerine askeri atamalar yapıldı.
Meclis dağıtıldı, tüm yetki Milli Güvenlik Konseyinin elinde
toplandı. MGK bir yıl dolmadan tam 268 kararname çıkardı ve devleti
baştan aşağı yeniden inşa etti. Ama tüm bunlar bir yana, askeri
diktatörlük ilk önce 12 Eylül günü grevde olan binlerce işçinin grev
çadırlarını dağıttı. Tüm sendikal faaliyetler durduruldu, grevler
yasaklandı; ücretler donduruldu. Türk-İş hariç tüm sendika ve
dernekler kapatıldı. DİSKin bütün malvarlığına el konuldu. Tüm
siyasi partiler kapatıldı. Devrimci örgütler ve devrimciler üzerinde
yoğun bir terör dalgası estirildi. On binlerce devrimci, işçi ve
sendika yöneticisi tutuklanarak cezaevlerine tıkıldı; işkencelerden
geçirildi ve askeri diktatörlük ağır cezalar verebilmek için
devrimcileri yeni yasalar çıkana kadar yargılamadı bile.
Askeri diktatörlük işçi sınıfı yığınlarına adeta savaş açtı,
sindirdi, korkuttu. 1963 ile 1980 arasındaki tüm kazanımlar bir
günde askeri diktatörlük tarafından yok edildi. Artık grevler yoktu
ve ücretleri Yüksek Hakem Kurulu belirleyecekti. Darbeyle birlikte
binlerce işçi işten atıldı ve kara listeler oluşturuldu. SSK
Kanununda değişikliğe gidildi. Sendikalar Kanunu ve Toplu İş
Sözleşmesi Kanunu yeniden düzenlendi; sendikalaşmanın önüne muazzam
engeller dikildi, kıdem ve ihbar tazminatları kırpıldı, yıllık
izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi. 1979da gelir
dağılımında işçilerin aldığı pay yüzde 32,8 iken, 1988e
gelindiğinde bu pay yüzde 14e düşürülmüştü. Burjuvazi işçi sınıfını
atomize etmek, eski mücadele geleneğini unutturmak ve düzen içi
kanallarda boğmak için Türk-İş üst bürokrasisini devreye soktu.
Türk-İş genel sekreteri Sadık Şide askeri diktatörlük hükümetine
çalışma bakanı olarak alındı. Böylece bu bürokrasinin denetimindeki
Türk-İş, burjuvazinin askeri diktatörlük altında işçi sınıfına karşı
uyguladığı tüm saldırılara ortak olup destekleyen bir konuma itildi.
Burjuvazi bu durumdan oldukça memnundu. Turgut Özal: 12 Eylül
olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık; Rahmi
Koç: askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok
değerli zaman tasarrufu sağlandı; İSO başkanı İbrahim
Bodur: 12 Eylülden sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının
başarısını iki kat artırmıştır demekteydi. Böylelikle hem
uluslararası burjuvazi hem de Türk burjuvazisi askeri diktatörlükle
birlikte siyasal istikrarı yakalamış oluyordu. Ayrıca o dönemde
İranda Mollaların iktidara gelmesi ve Afganistanda SSCBnin
etkinliği, ABDnin Asyaya yönelik politikalarına ağır darbeler
indirmişti. Yeni bir dünya konjonktürü oluşuyordu ve bu durum
bölgede Türkiyenin istikrarının bozulması, dengelerin hızla
değişmesi anlamına geliyordu.[3]
Bundan dolayı ABD, Türkiyeyi emperyalist sisteme derinden entegre
etmek, siyasal istikrar kazandırmak için darbeyi sonuna kadar
destekledi ve örgütlenmesine yardımcı oldu. Bugün demokrasi havarisi
kesilen AB burjuvazisi ise askeri darbeyi kendi kamuoyuna ılımlı
bir darbe olarak sunmaktan geri durmadı.
Gericilik dönemi
12 Eylül yılları işçi sınıfı ve devrimci hareket için karanlık
yıllardı. Tüm devrimci örgütler ve partiler büyük bir darbe yedi.
23.677 dernek faaliyetten men edildi; 650 bin kişi gözaltına alındı,
50 bin kişi siyasi mülteci olarak Avrupa ülkelerine sığındı; 700
idam istendi, 480 idam cezası kesinleşti, 48 kişi idam edildi.
Yaklaşık 200 kişi işkencelerde öldürüldü. Kenan Evren idama mahkûm
edilen devrimci işçi ve gençler için şöyle diyordu: Asmayalım da
besleyelim mi?
Askeri diktatörlüğün aldığı kararlar ve yaptığı uygulamalar her
türlü yargı denetiminden muaftı. MGKnın aldığı 52 sayılı kararda
şunlar yazıyordu: Sıkıyönetim Komutanlıklarının kararlarının
tartışılması ve haklarında kamu davası açılmış tüzel ve gerçek
kişilerle ilgili olarak kamuoyunu yanıltıcı ve ilgilileri etkileyici
sözlü-yazılı demeç ya da makale yayımı yoluyla beyan ve yorumda
bulunmak da yasaktır. Daha sonra bizzat askeri diktatörlük
tarafından hazırlanan Anayasaya göre, cuntanın uygulamalarına ve
cuntacılara karşı herhangi bir yasal işlem yapılamayacaktı. Askeri
cunta siyasal alan üzerinde tam egemenliğini kurmuştu.
Bu 12 Eylül Anayasasıyla 1960 Anayasasının tüm görece demokratik
yönleri ortadan kaldırıldı. 1960 Anayasasında demokrasi ve özgürlük
adına sıralanan tüm haklar şimdi suç kapsamına dahil ediliyordu.
Anti-demokratik yasalar emekçi kitlelerin karşısına her adımda
çıkacak ve onları boğacak şekilde düzenleniyordu. Çalışma hayatını
düzenleyen yasaları TİSK başkanı Rafet İbrahimoğlunun kaleme alması
yeterince açıklayıcıdır.
Bu Anayasayla sendikalaşmanın ve örgütlenmenin önüne devasa engeller
kondu; grev yapmak alabildiğine zorlaştırıldı. İşçi ve emekçiler
sindirildi ve korkutuldu, örgütlülükleri dağıtıldı. 1984e kadar
işçiler tek bir grev girişiminde dahi bulunamadılar; 1986ya kadar
da pek farklı olmadı. Hazırlanan Anayasa 1983ten itibaren
parlamenter sisteme geçmeyi öngörüyordu; ama bu 12 Eylül rejiminin
kalıcı hale getirildiği bir parlamenter sistem olacaktı. Bu karanlık
dönemde, büyük bir korkutma harekâtı ve baskı altında yapılan
oylamada Anayasa yüzde 90ın üzerinde bir çoğunlukla kabul edildi ve
Genelkurmay başkanı Kenan Evren otomatikman Cumhurbaşkanı seçildi.
1983te yapılan seçimlere ancak askeri diktatörlüğün izin verdiği ve
sayıları 2-3 taneyi aşmasına dahi tahammül edilmeyen düzmece burjuva
partiler katılabildiler. Kenan Evren burjuvazinin özlemi olan
istikrarlı bir sistemi kuracak en fazla iki yeni parti olması
gerektiğini dile getiriyordu. Bunlardan birisi sözde solu temsil
ettiği iddiasıyla ortaya sürülen Halkçı Parti iken, diğeri sözümona
sağcı liberal politikayı temsil edecek olan Milliyetçi Demokrasi
Partisiydi. Fakat, MGKnın istemine pek de uygun gelişmeler olmamış
ve başka partiler de kurulmuştu. Fakat MGK bu partileri seçimlere
sokmamak için, partilerin kurucu üyelerini veto etmişti. Veto edilen
kurucu üye sayısı bine çıkmıştı. Sonuçta seçimlere sadece cuntanın
onayladığı MDP, HP ve 24 Ocak kararlarının hazırlayıcısı ve askeri
diktatörlüğün başbakan yardımcısı olan Özalın ANAPı katıldı ve
kazanan ANAP oldu. Ardından 24 Ocak kararları parlamenter sistem
örtüsü altında ama özünde askeri diktatörlüğün estirdiği gericilik
dalgası içinde sorunsuz uygulanmaya devam edildi.
Sonuç
Gericilik döneminin sonuçları, yalnızca işçi sınıfının eski
kuşakları üzerinde değil, gelecek genç işçi kuşakları üzerinde de
etkili oldu. Askeri diktatörlük altında işçiler üzerinde kurulan
baskılarla, egemen kılınmaya çalışılan dini duygularla veya şans
oyunları ve futbolla avutulmak istenen bir sınıf yaratılmaya
çalışıldı. Fakat asıl etki daha sonra ortaya çıkacak ve politikadan
uzaklaştırılmış, geçmiş dönemin tarihsel hafızasından tamamen yoksun
işçi ve öğrenci kuşakları yaratılacaktı.1980 öncesindeki işçi
hareketi ve devrimci hareket bugünün genç kuşakları için ya bir
muammadır ya da çok eski zamanlara ait bir söylenceden ibarettir.
Toplumun pasifize edilmesi ve kitlelerin devlet terörü aracılığıyla
politikadan uzaklaştırılması, örgütlülüklerin dağıtılarak işçi
sınıfının atomize edilmesi, bugünkü kuşaklara devrimci mücadele
geleneğinin iletilmesini engellemiştir. Bu geleneğin devamının ve
sürekliliğinin garantisi olacak devrimci Marksist bir partinin
bulunmayışı ise sorunu çok daha çetrefilli ve kısa vadeli çözümlerle
içinden çıkılamayacak bir boyuta taşımıştır.
Fakat diğer yandan kapitalist gelişmenin kaçınılmaz süreci bildiği
yoldan ilerlemeyi sürdürmüş ve 1980den bugüne işçi sınıfı
kitlesinde çok büyük bir artış gerçekleşmiştir. Gerek modern
sanayinin ülke çapına daha fazla yayılması, gerekse köyün çözülüp
kente akmasıyla, milyonlarca insan işçi sınıfı kitlesine dahil
olmuştur. İşçi sınıfı kitlesi nesnel anlamda 1970lere nazaran daha
büyük bir potansiyel taşımaktadır. Genç kuşak işçi sınıfının dünyada
olup bitenlerden haberdar olma şansı bugün çok daha fazladır; dünya
çapında yükselme işaretleri taşıyan işçi hareketi bakımından, bu
kuşağın enternasyonalist bir sınıf bilincini alması geçmişe oranla
daha kolay gözükmektedir.
Lâkin temel sorun enternasyonalist komünist bir devrimci partinin
bulunmayışıdır. İçine girdiğimiz dünya süreci böylesi bir partinin
inşasını hem çok daha acil kılıyor hem de bu görevi yerine getirmeyi
bir parça daha kolaylaştıracak olan yeni bir yükseliş dalgasının
işaretlerini barındırıyor. Dünya ekonomisi hâlâ derin bir kriz
içinde; krizin nasıl aşılacağı ise kesin olarak bilinmiyor ve bu
burjuva iktisatçıların uykularını kaçırıyor. Dünya burjuvazisi her
zaman olduğu gibi krizin faturasını işçi sınıfına çıkartmak istiyor.
Son süreçte hem Türkiyede hem de Avrupada işçi sınıfının tüm
kazanılmış haklarına yönelik saldırılar sürüyor. Bir yandan da dünya
emekçileri hızla emperyalist savaşların içine çekiliyor.
Afganistanda, Irakta ve Filistinde olanlar gelecek günler için
yeterince ipucu vermektedir. Türkiye burjuvazisi de savaş
ganimetlerini kaçırmak istemiyor ve yayılmacı emelleri için
emekçileri cephelere sürmekten çekinmiyor.
İşçi sınıfına devrimci bir önderlik sunmaya aday Marksist bir
örgütlülük gerek ulusal gerekse de uluslararası düzeyde
yaratılamadığı sürece, işçi sınıfının 12 Eylüllerden gerekli
dersleri çıkarması ve iktidarı eline alacağı o büyük güne
hazırlanması mümkün olmayacaktır. O halde Marksist devrimciler
açısından öncelikli görevin ne olduğu çok açıktır: Sınıf savaşımının
her alanında işçi sınıfına öncülük edebilecek ve onu devrime
hazırlayacak enternasyonalist komünist bir önderliğin inşası için
sınıf hareketi içinde kararlı ve inatçı bir çalışma yürütmek.
Dipnotlar :
[1]
İşçi hareketinin politikleştiği ve doruk noktasına ulaştığı 1977de
yığınlara siyasal olarak önderlik edecek devrimci Bolşevik bir
önderlik çıkmamıştır. Sendikal hareket içerisinde ve mesleki
örgütlülüklerde çok önemli mevziler ele geçiren, gençlik hareketinde
de önemli bir gücü olan TKP, Sovyet bürokrasisinin yön göstermesiyle
sınıf işbirlikçi politikalar izleyerek sınıfa önderlik etmemiş,
CHPnin kuyruğuna takılmıştır.
[2]
Petrol-İş 1988 Yıllığı, s.274
[3]
15
Ağustos 1980de New York Times gazetesi şöyle yazıyordu:
Türkiyedeki durum Batı açısından bir bunalım arz ediyor. Çareler
araştıran Batının bu bunalıma daha fazla tahammülü yok. Çünkü
Türkiye NATOnun stratejik cephesi içinde... İranın kaybından sonra
Doğu ile Batı arasında tampon ülke...
DARBECİLER YARGILANMALIDIR!
Kocaeli Tabip Odası Yönetim Kurulu
BASINA ve KAMUOYUNA
Bugün 12 Eylül, ülke tarihinin en karanlık, en baskıcı dönemlerinden
birini başlatan 12 Eylül 1980 Darbesinin yıldönümü.
Dönüp anımsayalım;
Demokrasi elbisesi bu ülkeye bol gelmektedir o günlerde,
sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir, sonradan
cumhurbaşkanı olan o günlerin başbakanı bana sağcılar adam
öldürüyor dedirtemezsiniz demektedir.
Halk örgütlenmektedir, sınıf mücadelesi kızışmış, emekçiler sadece
patronlar tarafından gasp edilen hakların alınmasını değil, emeğin
iktidarını hedefleyen bir mücadeleye girmişlerdir. Hak grevlerinin
yanında, siyasi talepleri olan, dayanışma grevleri de yapılmaktadır.
Grevdeki işyerleri devletin kolluk kuvvetleri ve paramiliter faşist
çeteler tarafından kuşatılmakta, kurşunlanmakta, işçiler
öldürülmektedir grevleri kırmak için.
Üniversitelerde özgür ve demokratik eğitim talep eden öğrencileri
sindirmek için devletin kolluk kuvvetleri ve yine paramiliter faşist
çeteler aracılığıyla kanlı saldırılar yapılmaktadır. Türk Tabipleri
Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dt. Sevinç Özgünerin de aralarında
bulunduğu onlarca aydın, emekçi, öğrenci, sanatçı, bilim adamı
sokaklarda katledilmektedir.
Emek, örgütlülük, özgürlük talepleri baskı, işkence ve kanla yok
edilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın, patronların isteği üzerine,
emeği kısıtlayan, ancak sermayenin önünü açan, kamusal olanı tahrip
edip özelleştirme adı altında patronlara peşkeş çekmeyi, sosyal
devlet kavramını tarihe gömmeyi hedefleyen bir kararlar dizisi
açıklanır; tarih 24 Ocak 1980dir.
Ülkenin her yanında sıkıyönetim ilan edilmiştir. Emekçilerin her
türlü haklı talebi sıkıyönetime takılmaktadır. Grevler yasadışı ilan
edilmekte, özgürlük ve demokrasi talep eden herkes vatan haini
ve terörist ilan edilmektedir. Yine de dönemin iktidarı bu
kararları uygulamaya koymakta zorlanır.
12 Eylül 1980 sabahı beş general yönetime el koyarlar. ABDde Beyaz
Sarayda Başkana bizim çocuklar işi becerdi raporunu
iletir CIA. Terör şıp diye kesilir. Örgütümüz Türk Tabipleri
Birliği de dahil olmak üzere tüm örgütler kapatılır, her tür
örgütlenme yasaklanır, milyonlarca insan fişlenir, yüzbinlerce insan
işkencelerden geçirilir, hiçbir hukuku tanımayan, sadece beş
generalin emirlerini uygulayan göstermelik mahkemelerce cezaevlerine
tıkılır. Asmayalım da besleyelim mi diyerek 53 insanımız
darağacında katledilir, binlercesi yıllarca cezaevlerinde kalmaya
mahkum edilir.
Sonradan, aslında darbeyi daha önce planlıyorduk, ama koşulların
olgunlaşması için erteledik diyecektir beş generalin başı;
Kenan Evren, olgunlaşması beklenen koşullar sokaklarda
katledilenlerin sayısının artması, darbenin meşruiyetini
sorgulatmayacak sayıda insanımızın katledilmesidir. Darbe öncesinde
katliamlar yapan paramiliter faşist çetelerin başbuğu
zihniyetimiz iktidarda ama biz cezaevindeyiz diyerek darbenin
kime ve neye hizmet etmekte olduğunu tarihe not düşer.
12 Eylülün ertesinde uygulamaya konan ekonomik ve siyasi program,
baskı altında halka kabul ettirilen 1982 anayasası, 24 Ocak
kararlarının yaşama geçirilmesidir. Dönemin icracı başbakanı da bu
kararların mucidi ve darbe öncesinde patron örgütlerinin beyin
takımında Turgut Özaldır.
12 Eylül tarihi ülkemiz insanları için unutulmaması, unutturulmaması
gereken bir dönüm noktasıdır. Darbe sonrası yürütülen ekonomik,
sosyal ve siyasal program ülkemiz toplumsal yaşamında onarılması güç
hasarlar yaratmıştır. Darbecilerin onaylayarak topluma dayattıkları
82 Anayasası ile tüm demokratik haklar kısıtlanır ve örgütlenme,
düşünce özgürlüğü gibi haklar yok edilirken, sermayenin önündeki
engeller kaldırılmıştır.
Tarihin doğru yorumlanması, bugünü anlayabilmek için gerekli asgari
koşulların başında gelir. Bugün, IMF ve Dünya __asının
direktifleri doğrultusunda ve AKP taşeronluğunda yürütülen
özelleştirme, kamunun tasfiyesi, sosyal devletin yok edilmesi
operasyonunun köklerinin aslında nerelere kadar uzandığını, bizlere
anlatıldığı gibi yeni ve çağdaş değil, aslında oldukça eski
olduğunu görebilmek için 12 Eylül tarihini unutmamalıyız.
Bugün 12 Eylül, Darbenin sorumluları hala yargılanamadı.
Halkımızı kendi geçmişine ve bugününe sahip çıkmaya çağırıyoruz.
FİKRET BAŞKAYA'NIN SAVUNMASI'NDA 12 EYLÜL
Fikret Başkaya'nın 2
Mart 2005 de Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesinde yaptığı savunma
Sayın Yargıç,
Bundan 12 yıl önce yazdığım iki makalede, TCK'nın 159/1'inci
maddesinde belirtilen suçu işlediğim, Türk devletinin ve Türk
Silahlı Kuvvetlerinin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif ettiğim
iddia edilerek, savcılık makamı tarafından 3 yıla kadar hapisle
cezalandırılmam istenmektedir. Söz konusu yazılardan birinde 12
Eylül askeri cuntası döneminde yapılan işkencelerden söz edilmekte,
diğerinde de Sivas katliamında devletin sorumluluğu
hatırlatılmaktadır. Günlük, Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan bu
iki yazı, 4 yıl sonra Akıntıya Karşı Yazılar adlı kitapta tekrar
yayınlandı, 2002 de bir defa daha yayınlandı. Ancak kitabın ikinci
baskısının (yazının üçüncü baskısı) yapıldığı 2003 de dava açıldı.
Eğer bu yazılarda bir suç unsuru var idiyse, savcılık makamı neden
dava açmak için tam 10 yıl bekledi? Üzerime atılan bu komik suçu
kabullenmem asla mümkün değildir. Daha da ötede, hakkımda böyle bir
dava açılmış olması, tam bir skandaldır. Şahsıma yönelik
suçlamalardan biri, işkencecileri teşhir etmem, diğeri de 37 değerli
insanımızın diri diri yakılmasında devletin dahil olduğunu
söylememdir. 12 Eylül cuntasının bizzat kendisi büyük bir suçtu,
zira cuntacı generaller seçimle gelmiş bir hükümeti yıkmış, anayasa
suçu işlemişlerdi. Sadece bu gerekçe bile, cuntacıların yargılanması
için yeterliydi. Cuntacılar Türkiye'yi 780 bin kilometre karelik bir
işkencehaneye çevirdiler, insanlık suçu işlediler.
Neden insanlık suçu işleyenleri
değil de beni yargılıyorsunuz? Aslında bu durum,
suçlunun değil, suçluyu işaret edenin peşine düşmektir... Ayıbın
üstüne gitmek yerine, ayıbı açığa vuranın peşine düşmektir... Ayıbı
açığa vurmak daha büyük ayıp olduğu için mi? Dolayısıyla burada bir
yanlışlık var. Bu, yanlış açılmış bir davadır... Devletin manevi
şahsiyetinin tahkir ve tezyif edildiği söyleniyor. Yüz binlerce
kişi işkenceden geçirilirken, yüzlercesi işkencehanelerde can
verirken, devletin manevi şahsiyeti güçleniyor muydu?' Devlet
otoritesini kullanan kamu görevlileri ne kadar çok işkence yaparsa,
devletin maneviyatı o kadar mı yükseliyor? Ortalama mantık ve
muhâkeme yeteneğine sahip her insan, devletin manevi şahsiyeti'
diye bir şeyin olmayacağını, olamayacağını gayet iyi bilir. Son
tahlilde devlet, bir tüzel kişiliktir. Tüzel kişilerin maneviyat
dünyasıyla bir ilgisi yoktur. Zira, maneviyat, irade ve bilinç
sahibi insanlara mahsus bir şeydir. Devleti ağlarken, gülerken,
pikniğe giderken hiç gören olmuş mudur? Bir kısım akıl-ı evvel
kanuna öyle yazdı diye, öyle olması gerekmiyor. Bugüne kadar nice
tiranlar, zâlimler, kanlı diktatörler, halk düşmanı rejimler, en
temel hukuk ilkesinin, en temel insan haklarının bile inkârı olan
nice kanunlar çıkarmışlardır, ama, bunlar uygar insanlık vicdanı
tarafından lânetlenmiştir. Zaten bu tür safsataların hiçbir kıymet-i
harbiyesinin olması da mümkün değildir. Zira, hukuk ilkeleri, hukuk
kuralları ve kanunlar, evrensel etik değerlerden neşet ettiğinde bir
değere sahip olabilirler. Devletin manevi şahsiyeti olmadığı gibi,
hakkımda açılan davanın da hukukî mesnedi yoktur. Yargılanmakta
olduğum TCK'nın 159'uncu maddesine gelince: Bu madde 1889 tarihli
İtalyan Ceza Kanunu'ndan 1926 da TCK'ye aktarılmış, İtalya'da
faşizmin iktidarda olduğu 1930'lu yıllarda yapılan değişiklikler
TCK'ye da yansıtılmıştır. Bu madde, toplum karşısında devleti
koruyan, Kutsal Devlet' anlayışını dayatan bir maddedir.
Dolayısıyla, modernite öncesine ait bir zihniyeti temsil etmektedir.
Bilindiği gibi, modernite , kutsal devlet anlayışını çoktan mahkûm
etmiştir. Daha da ötede bu madde, faşist ideolojiyi yansıtmaktadır.
Zira, modern dünyada asıl korunması gereken devlet değil,
yurttaşlardır. Dolayısıyla, bu madde, bireyi yok sayan, devleti
kutsayan, şimdilerde çoktan terkedilmiş hikmet-i hükümetçi
zihniyetin, devletin yüksek çıkarları zihniyetinin eseri olan bir
maddedir. Bugün hâlâ böyle bir kanun maddesinin yürürlükte olması
bir talihsizliktir ve süratle yürürlükten kaldırılmalıdır. Fakat,
TCK'nın 159/1 maddesi, yeni TCK'nın 302'nci maddesinde de aynen
korunmaktadır. Bu maddenin asıl işlevi, düşünceyi yasaklayarak,
özgür tartışmanın koşullarını ortadan kaldırmaktır. Bu tür bir
mevzuat yürürlükte kaldıkça, Türkiye'de ifade (düşünce)
özgürlüğünden asla söz edilemeyecektir. Zira, söz konusu madde,
siyasi iktidar sorumluluğu taşıyanları ve iktidarı kullananları
eleştirinin dışında tutma amacı taşımaktadır. İfade (düşünce)
özgürlüğü yasaklanmaya devam edildikçe, devlet aygıtını saran çürüme
de derinleşmeye devam edecektir. Bugün devlet aygıtının tüm
unsurlarına sirayet etmiş olan yolsuzluk ve çürümenin başlıca
nedenlerinden biri, ifade özgürlüğünün, dolayısıyla da özgür
tartışmanın yasaklanmış olmasıdır... Bilindiği gibi, ifade (düşünce)
özgürlüğünün varlık nedeni devleti ve onun işlemlerini,
tasarruflarını ve uygulamalarını eleştirmektir. Aksi halde ifade
özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Bu gerçek iyice
anlaşılmadan yapılan ve yapılacak olan kanun değişikliklerinin bir
kıymet-i harbiyesi olamaz... Eğer bir ülkede insanların kaderini
belirleyen kararları alanlar ve onları uygulayanlar
eleştirilemiyorsa, orada ifade özgürlüğünden, moderniteden ,
demokrasiden, insan haklarından, hukuktan ve hukuk devletinden söz
etmek mümkün değildir. Aslında bu tür kanun maddeleriyle asıl
korunan ve korunmak istenen, çoktandır kendilerini memleketin
sahibi' olarak görmeye alışık belirli güç odaklarının ayrıcalıkları
ve çıkarlarıdır. Aslında devleti koruma söylemi ve bu tür kanun
maddeleri, büyük hırsızları, yağmacıları, hortumcuları,
katliamcıları, devlet içine çöreklenmiş canileri koruma'
maddeleridir... Ne yazık ki, bu seksen yıllık bir gelenektir. Sadece
12 Eylül cuntasının generalleri değil, o dönemde siyasi iktidarı
kullanan herkes işkencelerden sorumludur, topluca insanlık suçu
işlemişlerdir ve mutlaka yargılanmaları ve cezalandırılmaları
gerekir. İşkence sorumluluğu bizzat ve bilfiil işkenceyi yapanla
sınırlı da değildir. Nitekim, Birleşmiş Milletler Örgütü'nün 1984
tarihli Cenevre Konvansiyonu, bu konuya açıklık getirmiştir.
Konvansiyonun işkencenin tanımının yapıldığı birinci maddesinde,
işkenceyi yapanla birlikte, işkence emrini veren kamu görevlisinin,
göz yuman, teşvik eden, onaylayan diğer yetkili kamu görevlilerinin,
amirlerin de işkence faili sayılması gerektiğini kabul etmektedir.
Oysa,Türkiye'de işkenceciler devlet tarafından korunuyor ve
cezalandırmak şurada dursun terfi ettiriliyor. Elbette işkencenin
kural olduğu bir rejimde işkencecilerin korunması şaşırtıcı
değildir. Sadece 12 Eylül döneminde değil, Türkiye'de işkence genel
geçer, sistematik bir sorgulama yöntemidir. 12 Eylül 1980 31 Aralık
1980 arası yaklaşık iki buçuk aylık dönemde, 43 kişi işkenceyle
öldürülmüştür. Elde edilebilen resmî verilere göre, 12 Eylül 1980'le
12 Eylül 1995 aralığında işkenceden ölenlerin sayısı 460 dır. 12
Eylül 1980 e kadarki 13 yıllık sürede işkencede ölenlerin sayısı da
20 dir ... Bu rakamlar cuntacı generallerin neyin peşinde oldukları,
hangi karanlık misyonun hizmetinde olduklarını göstermiyor mu?
Cuntacı generaller ülkeye huzur ve güven getirmek için' seçimle
gelmiş hükümeti yıktıklarını söylemişlerdi. Şu rakamlar ülkeye
huzur ve güvenin' nasıl getirildiği hakkında fikir verecektir: 650
binden fazla insan göz altına alınmıştır, bunların büyük çoğunluğu
işkenceden geçirilmiştir. 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiştir, 210
bin dava açılmış ve 230 bin kişi yargılanmıştır, 7 bin kişi için
idam cezası istenmiş, 517 kişiye idam cezası verilmiş ve bunlardan
50'si asılmıştır...Generallerin marifeti elbette bunlarla sınırlı
değildir... Bugüne kadar insanlık suçu işlemiş olan generallerin
yargılanmamış olması, bu toplumun ayıbıdır. Er ya da geç, ama
mutlaka yargılanacaklardır. Zira, tarih bize toplum hafızasının bu
tür vahşetleri unutmadığını ve vakti geldiğinde hesap sorulduğunu
göstermektedir. Sivas katliamına gelince. Ortada 70 milyon insanın
gözleri önünde gerçekleşmiş bir katliam, utanç verici bir vahşet
var. Eğer devlet otoritesini kullanan siyasiler ve görevliler
isteselerdi, bu vahşet yaşanmaz, toplum olarak bu utancın altında
ezilmezdik. Sivas Katliamıyla, 6-7 Eylül olayları, 1 Mayıs 1977
Taksim katliamı, 1979, Maraş, Çorum, Sivas katliamları ve daha
niceleri arasında büyük benzerlik var. Bu bir Susurluk geleneğidir'
ve kökleri 1910'lu yıllara kadar gerilere gitmektedir... Tüm bu
vahşetlerin, katliamların, cinayetlerin arkasında da benim asıl
devlet partisi dediğim, güç ve iktidar odağı bulunmaktadır.
Türkiye'yi asıl yöneten de asıl devlet partisidir. Cuntanın
eseri olan 1982 Anayasası'nın geçici 15'inci maddesini sorun
yapmayan, sanki öyle bir şey yokmuş gibi davranan bir parlamento
olabilir mi? Böyle bir ülkede demokrasiden, insan haklarından söz
edilebilir mi? Parlamentonun işi cuntanın arabasını sürmek midir?
Çeyrek yüzyıl boyunca parlamento kaç defa yenilendi', ama kimse
15'inci maddeyi sorun etmedi. Türkiye'de seçimle gelen hükümetler
asıl devlet partisinin taşeronudur. Bu ikilik ortadan
kaldırılmadıkça, görünen ve gerçek iktidar ayrımı devam ettikçe,
Susurluk geleneği de devam edecektir. Bu toplumun tarihini bilenler,
halkın kendiliğinden bu tür aşırılıklara girişmediğini bilirler.
Toplumun kültüründe bu tür aşırılıklar yoktur. Devletin özendirmesi,
kışkırtması, manipülasyonu , tahriki olmadan yapılmış tek bir
katliam örneği de yoktur. Olay bir kısım devlet ajanları tarafından
kışkırtılmış, müdahale etmek durumunda olanlar da vaktinde müdahale
etmemişlerdir. Gerçek failleri gözden kaçırmak için de gelişi güzel
insanlar yakalanıp, yargılanmıştır. Olayın hemen ardından yapılan
açıklamalar, sonraki dönemde yetkililerin, tanıkların, savunma
avukatlarının beyanları, gazete yazıları ve video çekimleri,
söylediklerimi doğrular niteliktedir. Dava yeniden açılmalı ve asıl
sorumlular' yargılanmalıdır. Fakat sadece katliamcılar değil, o
dönemde idari ve siyasi sorumluluğu olan herkesten hesap
sorulmalıdır. Türkiye'nin yakın geçmişinde üstü örtülmüş yegane
katliâm Sivas katliâmı değil. Geçmişin üstü örtülmüş suçları yalan
çöplüğüne benziyor ve geleceğe kök salıp bugünü de kirletiyor. Ve,
çöplüklerde biriken metan gazı gibi bir gün mutlaka patlıyor.
Toplumun dününü ve bugününü karartanlar geleceğini de karartıyorlar.
Bugüne kadar karanlıkta kalmış tüm katliamları, tüm toplu
cinayetleri ve vahşetleri aydınlatmak için, sınırsız soruşturma
yetkisine sahip, üyeleri doğrudan halk tarafından seçilen, bir
yargıçlar meclisi oluşturulmalı, karanlıkta kalmış katliamları ve
cinayetleri soruşturup, açığa çıkartmalıdır. Zira, bu toplumun
insanlarının gerçeği bilmeye hakları vardır. Maruzatım bundan
ibarettir.
Saygılarımla...
12
EYLÜL'ÜN İZLERİNİN SİLİNMESİ, TÜM HALK GÜÇLERİNİN BİRLEŞİK
MÜCADELESİNDEN GEÇER
Memet Kılınçaslan
EMEP Genel Başkan Yardımcısı
12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardından geçen 24 yıla rağmen, 12
Eylül faşist darbesinin izleri ve halkı sindirmeye yönelik çıkarılan
yasaları hâlâ varlığını sürdürüyor.
12 Eylül halkın demokrasi mücadelesini ezmiş, bir çok demokratik
örgütlenmeyi tasfiye etmiş ve 24 Ocak Ekonomik kararlarının
uygulanmasının zeminini oluşturmuştur. İşkence, kayıplar, faili
meçhul cinayetler, F tipi cezaevlerinde ölüm oruçlarında ölenler,
özelleştirme politikaları, Anadoluda yaşayan diğer halkları sindirme
asimile etme politikaları, işsizlik, yoksulluk, intiharlar,
yolsuzluklar, hırsızlıklar vb. bunun bir sonucu olarak yaşanmıştır.
12 Eylül'ün ürünü olan YÖK, RTÜK gibi kurumlar ve bu kurumların AKP
hükümeti tarafından yeniden yapılandırmaları , darbenin
üniversitelere soktuğu liberal politikaları ve üniversiteleri
ticaret haneye dönüştüren uygulamalarını daha da pekiştirmekten
öteye gidememiştir.
Darbecilerin iddia ettiği barış ortamı hiç sağlanamamıştır. Kürt
sorunun varlığı çözüm için acililiyetini koruması bunun en önemli
kanıtıdır. Kitle örgütlerinin, sendikaların, siyasi partilerin,
derneklerin eşitlik, kardeşlik, barış talepleri yine yönetenler
tarafından kulak arkası ediliyor. Demokrasi için mücadele edenler
hakkında soruşturmalar, göz altılar, cezalar devam ediyor.
Yaşananlar 12 Eylül Zihniyetinden Bağımsız Değildir
Bütün bunların yanısıra sözde demokratikleşme ve AB'ye uyum adı
altında AKP hükümetinin Anayasa'da yaptığı değişiklikler, Ceza
yasasında yapılmak istenen yeni düzenlemeler 12 Eylül hukuğunun
yasalardaki egemenliğini ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Eski ceza
yasasından daha antidemokratik bir yasa gündemdedir. Bu yasa,
mahkumları birer ucuz iş gücü görerek, cezaevlerini çalışma kampına
dönüştürmektedir.
24 Ocak kararlarının devamı olan sağlık ve eğitim alanında ki
özelleştirmeler, Kamu Rejimi Reformu Yasa Tasarısıyla yüzbinlerce
emekçinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması, iş yasalarındaki
köleci zihniyet, 12 Eylül zihniyetinden bağımsız değildir.
Bağımsız, Demokratik Türkiye İçin 12 Eylül'ün Bütün İzleri
Silinmelidir
12 Eylül'ün yarattığı kurumların ortadan kaldırılması, YÖK'ün
varlığına son verilerek demokratik, bilimsel, özerk üniversitelerin
kurulması, RTÜK'ün kapatılarak halkın haber alma özgürlüğünün
sağlanması, 1982 Anayasasının tümden iptal edilip demokratik,
eşitlikçi, halkın ihtiyaçlarına uygun yeni bir anayasa hazırlanması
bugün de acil bir ihtiyaçtır. Darbeciler yargılanmalı, hak ettikleri
cezalara çarptırılmalıdır.
Bu aynı zamanda bağımsız, demokratik bir Türkiye özleminin
gerçekleşmesi için zorunludur. Böyle bir Türkiye'yi işçi emekçi halk
güçlerinin birleşik gücü yaratabilir. 12 Eylül'ün yıl dönümü
vesilesi ile tüm demokratik halk güçlerini, aydınlarımızı, bilim
insanlarını bir kez daha birleşmeye ve mücadeleye çağırıyoruz.
Evren, 12 Eylül'den önce bana, 'Sıkıyönetimi beceremedik' dedi
Biz Türkiye'yi
yönetemedik. Asker de yetkisini kullanamadı. Evren 'Biz bu
sıkıyönetimi beceremedik' diyerek benden yeni yetki istedi. Yetki
verilmediği halde 11 Eylül'de akan kan 13 Eylül'de nasıl durdu?
MURAT
YETKİN
BAŞLARKEN
12
Eylül 1980 askeri darbesi üzerinden 25 yıl geçti. 12 Eylül,
Türkiye'nin çok partili siteme geçmesi ardından, neredeyse her on
yılda bir yaşadığı darbeler serisinin sonuncusu oldu.
Geniş kitlelerin can güvenliğinden başka hiçbir şey düşünemez hale
geldiği bir ortamda, belki de o ortamın oluşmasına göz yumularak
geldi. Şiddetin yaygın kullanıldığı bir dönemdi. Türkiye umalım ve
uyanık olalım da, bir daha hiç o günleri yaşamasın.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 12 Eylül 1980'de, 12 Mart
1971'den sonra ikinci kez askerler tarafından Başbakanlık'tan
indirildi. Üstelik bu kez gözaltına alınarak Başbakanlık'tan alındı.
Demirel bugüne dek 12 Eylül dönemine ilişkin olarak çok sayıda,
bazıları okuyacağınızdan daha çok ayrıntılar içeren açıklamalar
yaptı. Ancak bugüne dek bu röportajda olduğu türden tahlil ve
saptamaları hiç yapmadı. 12 Eylül müdahalesine giden yolda dönemin
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile yaptığı yetki
tartışmalarına ait bazı önemli ayrıntılar ilk kez bu çerçevede su
yüzüne çıkıyor. Keza Demirel'in 28 Şubat sürecine ve asker-sivil
ilişkilerine ilişkin verdiği bazı önemli ayrıntılar da ilk kez bu
dizide okura sunulacak. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in
darbelerin ortak yönlerinin izini sürüp 1912 tarihini bulması da
derin devlet tartışmalarına bir katkı olacağa benziyor. Süleyman
Demirel'in yıllar sonra gelen büyük itirafı ise "Yönetemedik,
gücümüz yetmedi. Tartışamadık, bastırdık" sözleridir. Bunlar,
Türkiye'deki rejimin niteliği üzerine yeni tartışmalar başlatmaya
aday saptamalar. Ben bu röportajı yayına hazırlarken "Keşke Süleyman
Demirel bu saptamaları 25 yıl önce de söyleyebilmiş olsaydı" diye
içimden geçirdim. Bakalım okuyunca sizler ne diyeceksiniz?
'Türk siyasetinin son 55 yılında ben varım. İlk on yılında devletin
memuru olarak. Sonra kırk yıl, siyasetçi, parti başkanı, muhalefet
lideri, başbakan, cumhurbaşkanı olarak. Bir ülkenin siyasetinde
olabilecek hemen her şey Türkiye'nin başına geldi, benim başıma da
geldi. Hepsinin içinden sıyrıldım çıktım. 16 Mayıs 2000'de burada,
benim için Güniz Sokak'ta toplanan kalabalığa "Maratonu bitirdim"
dedim. Son beş yıldır siyasetin ne içindeyim, ne dışındayım, odamdan
izliyorum."
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, oturduğu köşeden sol
işaret parmağını oturduğum koltuğa uzatarak devam ediyor:
"11 Eylül 1980 akşamı, saat 21.00 sularında, oturduğun o koltukta
Van Milletvekili Kinyas Kartal oturuyordu. İlinin bir sorununu
konuştuk. Sonra, Kahramanmaraş'tan senatör ve vekil arkadaşlar
geldi. 14 Eylül pazar günü Menzelet barajının temelini atacaktık.
Onları yolcu ettikten sonra, 22.30'a doğru, İçişleri Bakanı Orhan
Erel geldi. 'Emniyet müdürleri ortada yok' dedi; 'Öğlen
Genelkurmay'dan çağırmışlar. Sonra bir daha görünmediler. Garip bir
şey oluyor.' Onu beklettim, o da işte o koltuğa oturdu. 23.30'da
Milli Savunma Bakanı İhsan Birincioğlu geldi. "Evimin önündeki
nöbetçileri almışlar" dedi. Birincioğlu ile o gün 17.00 civarında
bir konuşmamız olmuştu. Birtakım haberler geliyordu; 'Askerler
müdahale edecek' diye."
Kapıdaki nöbetçileri aldılar
Haber MİT'ten mi gelmişti?
"Yok, resmi kanallardan gelmez bu haberler Türkiye'de. Devletin
geleneği öyledir. MİT, Emniyet filan söylemez, bilse de söylemez.
Ama sızar bu bilgiler. Mesela bana İstanbul'dan gelmişti. Ben de
saat 17.00 civarında Birincioğlu'na 'Ne oluyor etrafta?' diye
sorunca, 'Müsteşarım rejime bağlı bir arkadaştır, bir konuşayım'
demiş, sonra 'Burada bir şey yok' diye bilgi vermişti.
Ben, gelen haberler üzerine yine saat 17.00 civarında,
cumhurbaşkanlığına vekâlet eden İhsan Sabri Çağlayangil'i de
telefonla aramıştım. 'Birtakım bilgiler var, müdahale konuşuluyor.
Senin bugün Genelkurmay İkinci Başkanı (Orgeneral Haydar Saltık) ile
görüşmen var, sen eski polissin, laf almasını bilirsin, bak bakalım
ne çıkıyor' demiştim. İhsan Sabri bir süre sonra aramış, 'Bir şey
sezemedim' demişti.
Birincioğlu da 'Bir şey yok' demişti ama, şimdi nöbetçileri
alınıyor, açıklama yapılmıyor. Müsteşarını bir daha aramasını
istedim. Müsteşar telefona çıkmıyor, bakanın telefonuna çıkmıyor.
Biz durumu tahmin ettik. Saat 01.00 oldu, benim kapının önündeki
nöbetçileri de aldılar. Biz bekliyoruz. 03.00'te radyodan bildiri
okundu; ihtilal beyannamesi, yönetime el koyuyorlar. Saat sabah
05.00'e doğru, artık 12 Eylül olmuş, Nahit Menteşe geldi. 'Beni
Genelkurmay'a çağırdılar' dedi. 'Sizi götürecekler. Gelibolu'ya
götürecekler'.
Her şey örtbas edildi
Ben orta kata çıktım. O sırada ezan okunuyor, namazımı kıldım.
Nazmiye hanım 'Ben de geleceğim' diyor, ben olmaz diyorum. Menteşe,
askerlerin eşlerin eşlik etmesine izin vereceğini söyledi. Birlikte
hazırlandık. Nihayet saat 7.30'a doğru geldiler, bizi aldılar, yola
koyulduk. Sonra, yıllar sonra, üzerimizdeki yasaklar kalkmış, Kenan
Evren'le karşılaştık. '11 Eylül günü akan kan, 13 Eylül günü nasıl
durdu? Kanın üzerinde oturuyorsunuz.' dedim. Cevap vermedi. İşte
bunların içinden çıktık bu günlere geldik."
Demirel'le Güniz Sokak'ta yalnızca 12 Eylül'ü ve askeri darbeleri
değil, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin neden işleyemediğini, bunun
ne anlama geldiğini de konuşuyoruz.
Anlatıyor: "Bu devletin yönetimi güçtür, güç de olmuştur geçen 80
sene zarfında. Söyleyeceğim şeylerin kişilerle alakası yoktur.
Devletimi küçük düşürmek ya da hırpalamak değil benim istediğim.
Benim söylemek istediğim, devletimin daha iyi şartlarda daha güçlü
olmasını sağlayacak demokratik düşüncenin bir müşahadesidir.
Bizim devletimizin yönetimindeki güçlük nerden geliyor? Devletin
kusurları neydi? Biz bunları konuşamadık. Hep bastırdık, toprağın
altına. 1970'li yıllardan Türkiye çok şey öğrenemedi, pek çok şey
tartışılamadı, örtbas edildi, başka istikamete kaydırıldı."
Sistem bugün de yetmiyor
Neden tartışamadınız? Daha sonra da hükümet oldunuz, cumhurbaşkanı
oldunuz. Tartışmanıza ne engel vardı?
Türkiye meseleleri tartışmıyor ki, sabrımız tartışmaya müsait değil,
birbirimizi anlamıyoruz, anlamak için gayret sarf etmiyoruz. Çok
önyargılıyız ve yanıltıcı habere çok çabuk inanıyoruz. Tahammül
gücümüz yok. Yönetimi yapamadık. Yönetemedik Türkiye'yi, sistem de
yetmedi, gücümüz de yetmedi. Sistem bugün de yetmiyor. Sistem etkin
bir sistem değil. Onu anlatacağım."
Demirel çayından bir yudum alıp devam ediyor: "1970'li yıllarda
çeşitli dönemlerde hükümette oldum. 70'in başından, 71'in 12
Martı'na kadar. 75 Mart'ında hükümettim, 78 Ocakı'na kadar. 79
Kasım'ında hükümettim, 12 Eylül 80'e kadar. Üç defa hükümette oldum,
dört defa hükümet kurdum. Senin yazında 'Lanetli 78' dediğin yılı
yaşadım. Ve 79'un tablosunu çıkartsam ondan daha da kanlıdır. 79'un
14 Ekim'inde Türkiye seçime gitti. Bu seçim milletvekili araseçimi
ve kısmi Senato seçimiydi. Benim başında bulunduğum parti (Adalet
Partisi-AP) beş milletvekilinin beşini, 50 senatörün 33'nü aldı;
oyların yüzde 55'i.
Günün hükümet başkanı Bülent Ecevit, 16 Ekim günü Çankaya'ya çıkıp
istifa etti. "Türkiye'yi yönetmek AP'nin sorumluluğunda olmalıdır"
dedi ve biz de bundan kaçamadık. Devraldığımız Türkiye kan çanağı,
kuyruklar, yokluklar ülkesi. Isınacak mazot yok, benzin yok, yağ
yok, şeker yok, dışarıdan satın alacak bir kuruş yok, fabrikaların
hammaddesi yok ve ilaç yok. Biz bunu sırtlandık ve aynı zamanda bir
azınlık hükümeti kurmak zorunda kaldık. 11 aydır sıkıyönetim vardı.
Sıkıyönetim bir devletin başvuracağı en son çaredir."
Genelkurmay'da kritik toplantı
Demirel elinde yıllar öncesinden kalan tutanakları, belgeleri
göstererek devam ediyor:
"4 Aralık 1979, çok önemli bir tarihtir. Ben Ankara'da sıkıyönetim
komutanlarını bakanlarımla birlikte topladım Genelkurmay'da, büyük
salonda. On saat sürdü. Daha sonra 12 Eylül'de yönetime el koyacak
bütün kadro orada. Onlara şunu söyledim: Rahatsızlığı halk
yaratmıyor, devletten maaş alan, veya devletin himayesinde olanlar
yapıyor. Bunun karşısında devlet '78 sonuna kadar sessizdir (18-24
Aralık 1978'de 105 kişinin öldüğü Kahramanmaraş olayları ardından 26
Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti). Mesele ciddiye
alınmamıştır. Köküne inmemişiz, istihbarat yok, idare yardımcı
olmamış. Buna birinin bir şey demesi lazım, kamuoyunun bir şey
demesi lazım. Yani bu noktaya gelinceye kadar kimse bir şey
diyemiyor. Böyle rezalet olmaz. İngiliz Başbakanı Chamberlain,
Norveç olayıyla karşı karşıya kaldıktan sonra İngiliz
Parlamentosu'nda, kendi partisinin, Muhafazakâr Parti'nin grubunca,
"Please go-Lütfen çekil" diye istifaya zorlandı.
Polisler birbiriyle çatışıyordu
Burada, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor her şey. Polis
birbiriyle dövüşür, afiş asar hale getirilmiştir. Vatandaş şahitlik
yapmıyor, adalet çalışmıyor, sivil mahkeme ceza vermiyor, cezaevleri
yol geçen hanı. Tehdidin beynini bulamamışız. Vaktimiz yok, yıldırım
savaşı şeklinde yapacağız, ne lazımsa onu bulacağız, mevcut imkân ve
yasaları sonuna kadar kullanalım, idari tedbirleri hemen alıp icra
edelim, yasalar çıkartalım, psikolojik savaşa iyi bir kadroyla
girelim. Bunları söylüyorum askerlere, zabıtlarda var. Ve diyorum
ki, demokratik otoriteyi sağlamaya mecburuz. Silahlı Kuvvetlerimizin
başarılı olması lazımdır. Silahlı Kuvvetlerin başarılı olmaması
halinde ne olacağını düşünmek istemiyorum. Memleketimizde her şey
kanun ve nizam hâkimiyetinin sağlanmasına bağlıdır.
Bu sözler, sekiz ay sonra 12 Eylül beyannamesinde yer aldı, iyi mi?
İşleyen devlet, temel hak ve hürriyetleri koruyan devlettir. Oysa
tablo bir felaket. Devlet boşluğu meydana gelmiş. Biz hükümet
olarak, ekonomik kısmında lazım gelen tedbirleri almışız, 24 Ocak 80
Kararlarından söz ediyorum. Ama kanun, nizam hâkimiyeti bir türlü
sağlanmamış."
Evren, 'Biz beceremedik' dedi
Kenan Evren 'Biz bu sıkıyönetim işini başarıya ulaştıramadık'
diyerek benden yeni yetkiler istedi. 'Yetmiyor' dedikleri yetkiler
daha sonra kâfi geldi. 12 Eylül de o yetkilerle yapıldı
12 Eylül durdurulabilir miydi?
Anayasa'yı kaldırıyor, Meclis'i kaldırıyor. Yani kendisinde bu kadar
kararlılık ve güç hisseden bir hareketi ben neyle durduracaktım?
Benim ikinci bir ordum yok ki, onunla durdurayım. Ve ancak bir
şekilde durur bu çeşit şeyler. Daha önce haber alırsın, kanuni
muamele yaparsın. Bir sene öncesinde bilgim olsa kanuni muamele
yapardım.
Bir sene önceden miydi hazırlığı?
Bedrettin Demirel'in beyanı var. Diyor ki, 'Biz bunu bir sene önce
yapmalıydık'. Orgeneral, o zaman Akademiler kumandanı, 'Ama
olgunlaşsın diye bekledik' diyor. Bunu yapıyor, ama ben hükümetim,
bana tek bir suçlamada bulunmuyor. Çünkü kendisi biliyor: Ben,
kendisine 'Ne istersen yapacağım' demişim.
Saklanan
uyarı mektubu
Siz bunu dediğinizde talepte bulunmadılar mı? Yani daha öncesinde,
örneğin 4 Aralık'ta?
Uyarı mektubunu anlatayım sana. 1980 yılının birinci günü Köşk'ten
Deniz Yaveri telefon ediyor, "Sayın Cumhurbaşkanı sizinle görüşmek
istiyor" diyor. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, bana bir mektup
çıkarıp veriyor. Muhalefet liderine de veriyor daha sonra. 'Bu
mektup bana bir hafta önce geldi, fakat ben ne yapacağımı bilemedim.
Yılbaşı kutlamaları geçsin, sonra muameleye koyalım dedim' diyor.
Ben diyorum ki; 'Sayın cumhurbaşkanı, çok büyük bir sorumluluk
yüklenmişsiniz. Bir hafta süresince bir şey olsaydı, siz ne duruma
düşerdiniz? Siz sorumsuzsunuz. Bu sizin elinize geldiği gün onu bana
vermeniz lazımdı. Ben kasım ayının 20'sinde güvenoyu aldım. Aralık
ayının 4'ünde 15 gün sonra sıkıyönetim komutanlarını topladım. 4
Aralık'tan bu yana 27 gün geçmiş. Benim güvenoyu aldığım günden bu
yana 40 gün geçmiş. Ben 40 günde uyarılmaya muhatap ne yaptım?
Yani mektup başta siz olmasanız, başkası da olsa o tarihte
verilecekmiş, öyle mi demek istiyorsunuz?
"Bu mektubun muhatabı ben olamam" dedim. "Evet" dedi, "Bu mektubun
muhatabı siz değilsiniz. Bu kamuoyuna uyarı". Ben dedim ki, "Bu
mektubu alır giderim, göreve devam edecek miyim, etmeyecek miyim,
düşünürüm". İki gün düşündükten sonra gittim kendisine dedim ki,
"Ben kuvvet komutanlarını çağıracağım. Kendilerine 'Ne istiyorsunuz?'
diye soracağım. Çağırdım Genelkurmay Başkanı'nı. Kuvvet
komutanlarıyla geldi, Başbakanlık Konutu'nda oturduk. Dedim ki, "Bu
mektubu anladık, bunun hedefi herhalde ben değilim". "Hayır siz
değilsiniz" dediler. Orgeneral Kenan Evren bana aynen şunu söyledi:
"Biz bu sıkıyönetimi başarıya ulaştıramadık".
Bak bu çok önemli bir şey, çünkü hâlâ kan dökülüyor. "Olmadı" dedi,
"Yapamadık, bunaldık". Ben de dedim ki, "Sıkıyönetimden başka
müessese yok. Sizi bu bunalımdan çıkaracak olan nedir? Onu söyleyin
bana. Şu ana kadar benden ne istediniz de ben yapmadım? Zaten 40
günlük bir mesaimiz var.
Yemek yedik, sonra ertesi gün bir daha toplandık aynı yerde. Biraz
daha konuştuk ve onların birtakım istekleri ve talepleri vardı "Bunları
yaparız" dedim ben. Yetki istiyorlardı, yetki kanunu istiyorlardı. "Alırız
yetkiyi Meclis'e gideriz" Ama yetkinin sınırlarını da söyledim.
Ve 4 Aralık 1979'daki toplantıda söyledim. Dedim ki hükümet ağlama
duvarı değil, görevi devleti işletmek. Görev yapmayanlar gidecek,
yapanlar gelecek. Bu da benim işim. Görev yapılmamasına ve bugünkü
duruma mazeret tanımam. Ne isterseniz vereceğim, kanun isteyin kanun
vereyim.
Yalnız şunları istemeyin: Takrir-i sükûn, tehcir, İstiklal Mahkemesi
ve Dersim Kanunu istemeyin. Ama önce mevcut yasaları kullanalım.
Mevcut yetkileri iyi kullanmadılar. Önce mevcut yetkinizi
kullanacaksınız.
Bir gün bir Amerikan Adalet Bakanı kürsüye çıkıp yeni yetkiler
istiyor. Bir vekil de çıkıp bir fıkrayla itiraz ediyor. Fıkra şu:
Tom, Mary'ye demiş ki, "Yanında ahtapot olmak istiyorum." Mary demiş
ki, "Ne yapacaksın ahtapot olup?" Tom, "O zaman sana sekiz kolumla
birden sarılırım." Mary cevap vermiş: "Sen önce şu iki kolunla sarıl
yeter".
Yetkilerinizi neden kullanmadınız? Bu sorunun cevabını hep beraber
bulmamız lazım.
Mevcut yetkilerden kullanmadıkları nelerdi?
Yetmiyor dedikleri yetkiler, daha sonra kâfi geldi, 12 Eylül de o
yetkilerle yapıldı. Yedi yıl sonra, benim yasağım kalktıktan sonra
Kenan Evren'e sordum: 11 Eylül ile 13 Eylül arasında bir gün geçti.
Yeni yetki yoktu, değişen neydi de kan hemen durdu? Neden mi böyle
oldu? Cevabı hâlâ yoktur.
11 Eylül 2005
|
|